Ön Söz

Yol Bir, Sürek Binbir: Dijital Hafızamızla Geleceğe Nefes Oluyoruz

Sevgili Canlar, kıymetli Dostlar;
Uzun zamandır, yaşadığımız coğrafyanın kadim değerlerini el birliğiyle, aşk ve emekle nakış gibi işliyoruz. Tüm samimiyetimle ifade etmek isterim ki; yegâne gayemiz, içinde bulunduğumuz bu yaşam alanını Hakk’ın rızasına uygun şekilde güzelleştirmek, birliğimizi daim kılmak ve değerlerimizi nesilden nesile aktarmaktır. Bizler, bu dünyada hakikati var etmeye çalışan emekçileriz. Bu kutlu yolda bazen anlaşılmamak, eksik görülmek olağandır; ancak bizler „canlar sağ olsun“ diyerek, rızalık yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam ediyoruz.

Bugün, „Dijital Dergi“ yayınımızla bir ilki gerçekleştirmenin heyecanını paylaşıyoruz. Kolektif bir şuurla yürüttüğümüz çalışmalarımızı, çağın gerektirdiği şekilde dijital bir platforma taşıyoruz. Amacımız; kendi hikâyemizi kendi kalemimizden anlatmak, erkânımıza sahip çıkmak ve bu eşsiz mirası gelecek nesillere sadakatle taşımaktır.

Neden Dergi üzerinden Dijital Bir Arşiv?

Dünya hızla dijitalleşiyor. Sosyal medyanın akıl almaz akışında kaybolmak yerine, kültürümüzü, inancımızı ve kadim bilgimizi barındıran kalıcı bir kurumsal hafıza inşa ediyoruz.

  • Kültürel Demlenme: Web sitemiz ve dijital calışmalar aracılığıyla; örf ve adetlerimizden, kültürümüzün o köklü mirasından demlenerek kendimizi dünyaya anlatacağız.
  • Hakikati Kayıt Altına Almak: Yapay zekânın yaşamımızın merkezine yerleştiği bu çağda, eğer kendi hakikatimizi dijital alana doğru verilerle işlemezsek, büyük bir riskle karşı karşıya kalırız. Yarın; „Biz kimiz, inancımız ve kültürümüz nedir?“ diye sorulduğunda, yapay zekâ yeterli veri bulamazsa uydurma hikâyeleri bilgi diye sunacaktır. Bu sebepten, bizler, buna benzer her türlü manipülasyona ‚dur‘ demek adına, duymak isteyen herkese söyleyecek sözümüz olduğunu haykıracağız.
  • Dijital Çağda Varlık: Bizler, tarihi sorumluluğun bilincindeyiz. Kendimizi öz hikâyelerimizle anlatarak, sunduğumuz verilerin yapay zekâ için en temel ve doğru referans kaynağı olmasını hedefliyoruz.

Yolumuz Açık, Kapımız Her Cana Aralıktır

Bu dönüşümün gerekliliğine uzak kalanlar olabilir; zaman akıp gittikçe onlar da bu yürüyüşün haklılığını göreceklerdir. Bizler için şimdilik „henüz dem vakti gelmemiş“ deyip geçmek en güzeli.

Sözün özü; üç aylık periyotlarla yayınlayacağımız dijital dergimizin ilk sayısıyla huzurlarınızdayız. Dergimizde; yazarlarımızın kıymetli paylaşımları, şairlerimizin yüreğinden dökülen şiirler, cem disipliniyle harmanlanmış düşünceler ve inancımıza dair derinlikli değerlendirmeler yer alacak.

Birlikte Harmanlanalım

Bu yolda bizlere omuz vermek isteyen her cana gönül kapımız sonuna kadar açıktır. Yaşamın içinden, doğamızdan ve insanımızın tebessümünden yansıyan her anıyla bu çalışmaya siz de katkı sunun; fotoğraf galerimizi sizden gelen karelerle birlikte zenginleştirelim.

Gelin, bu kültürü hep birlikte harmanlayalım; yeter ki paylaşalım, yeter ki bir olalım, iri olalım, diri olalım.

Sevgi ve Saygılarımla,
Roj

ŞENLİKTEN KATLİAMA, „ATEŞİ ÖPENLERİN ÖYKÜSÜ“

2 Temmuz 1993, Sivas

Kaynak: Pir Sultan Abdal Kültür Derneği

1993 / 1- 4 Temmuz da düzenlenen Geleneksel 4. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında programa göre 1. Ve 2. Gün Sivas merkezde, etkinlikler; ozanlar anıtının açılışı yapılarak, İl Valisi konuşma yaparak, İl Kültür Müdürü tertip komitesi üyesi olup, devletin mekanları kullanılarak, devletin polisi ve askerinin korumasında, yasalar çerçevesinde yasal, legal, meşru ve haklı bir zeminde bir kültürel etkinlik düzenleniyordu. Üstelik devletin kurumlarıyla birlikte düzenleniyordu. Bunun nizamımı sağlamak devletin birinci görevidir.

Sivas katliamı, bir Alevi – Sünni çatışması değildir. „Bu, Laik ve laiklik karşıtı güçlerin öteden beri var olan çekilmesinin kanlı biçimde topluma yansımasıdır.“

Bu katliamda çatışma yoktur. Şeriatçıların, „şeriat devleti“ isteyerek aydınlara saldırmasıdır.

Yerel basının yayınlarıyla ve dağıtılan bildirilerle halk tahrik edilerek tertipli bir organizasyondur.

2 Temmuz Cuma günü, camiden çıkanlar bilinçli bir yönlendirmeyle toplanarak önce Kültür Merkezine saldırıp Ozanlar Anıtını parçaladıktan sonra, „şeriat istiyoruz, Cumhutiyet burada kuruldu, burada yıkılacak“ naralarıyla Madımak Oteline yönelmişlerdir. 

Sekiz saat boyunca devleti teslim alan şeriatçılar, güçlü bir prova gerçekleştirirken, devlet seyirci kalmıştır.

Günün Cumhurbaşkanı: „Halkımla polisimi karşı karşıya getirmeyin“ talimatını verirken! Katledilenleri halktan saymamıştır.

Günün Başbakanı; Van‘ da ki otel yangını ile Madımak katliamını biri birinden ayrıt etmeden, „Dışarıdaki halkımıza bir saldırı olmamıştır, çok şükür dışarıdaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir“ diyebilmiştir.

Cumhuriyete, laikliğe, demokrasiye, sanata, insanlık için güzel olan her şeye düşmanlık besleyenler; „yak ula yak“ naraları arasında oteli ateşe verdiler. „Allahuekber“ nidalarıyla, büyük bir haz duyarak alkışlayanların hepsi suçludur.

Bu azmettirici çığlıklarla otelin cehennemi alevleri, cennetin kapısını açıyordu onlara.

Olayı görüntüleyen İhlas Haber Ajansı kameramanları, o yangın anını çekerken, „Hayatımın en güzel filmini çekiyorum“ diyerek yayınlamışlardı.

Emekten, emekçiden, halktan yana, barışı, demokrasiyi, insan haklarını, soyguna, talana karşı Emperyalizme, kapitalizme, faşizme karşı olan aydınları yaktılar. Tek suçları; bastırılmış, susturulmuş, sindirilmiş olmanın çelik çemberini yırtıyorlardı.

Ölümle kalım arasında bir cam vardı. Camın beri yüzü ölüm, diğer yüzü kalımdı.

Anadolu Kültür bahçesinin has meyvelerinden birisi de „Ölür ise ten ölür, marifetli can erenler canıdır. Marifetsiz can hayvanlar canıdır“ diyor Aşık Hüdai.

Ölümün eşiğinden dönen Lütfiye Aydın, „Bizi yakanlar için bile üzülüyorum. İnsan böyle bir ayıpla nasıl yaşar? Sevdiğine nasıl sarılır? Çocuğunun başını nasıl okşayabilir? Lokmalar nasıl olurda boğazına dizilmez? Yanmak, yakan olmaktan daha kolaydır belkide… Tabi insan olan anlar bunu“ demiştir.

Madımak‘ da katledilenlerin en genci olan 12 yaşındaki Koray Kaya ve Menekşe Kaya’nın annelerine muhabir sorar: „Çocuklarını yakanları asınlar mı?“ Verdiği cevapta: „Hayır asmasınlar… Onlarında anneleri vardır…“

Yani istesek de unutmak mümkün değildir 2 Temmuz 1993′ ü.

Ne var ki hiçbir ah, giden canlarımızı geri getirmiyor.

Ağlama, gülme ama anla!..

Ateşle başladı uygarlık.

Şehir yaktılar

Kitap yaktılar

Orman yaktılar

Ozan yaktılar.

„Yobazın olmadığı her yer Cennettir. Yobaz varken başka cehenneme gerek yoktur.“

YANANLARA SELAM OLSUN.

(Kaynak: Sivas Katliamı ve Şeriat – L. Kaleli)

Linkler:
Madımak Katliamı Hafıza Merkezi
Madımak Katliamı Hafıza Merkezi (3D)
Vikipedia
İnsan Haklar Derneği
Moment Dergi

Sevgili Canlar, dostlar;

Bugün dijital dünya, sermayenin en büyük gelir kapısı haline gelmiş durumda. Ne yazık ki, toplumumuz bu alanı pasif bir tüketicisi konumunda kulanıyor. Şunu unutmamak gerekir ki; kimse kimsenin kaşına gözüne hediye sunmaz. Sosyal medya mecraları, hizmetlerini önce „ücretsiz“ olarak sunup kitleleri bağımlı kıldı. Yıllardır sessizce geliştirdikleri algoritmaları, günümüzde yapay zeka ile mükemmel bir düzeye taşıdılar. Bizim paylaştığımız veriler üzerinden bizi tanıyor, beğenilerimiz üzerinden bizi şekillendiriyor ve bu büyük „oyunun“ figüranları olmamızı bekliyorlar. Bu bir murdar döngüdür; emeğimizin ve varlığımızın heder edildiği bir girdap…

DDP72.com’un farkı tam da bu noktada başlar:

  • Hakikat Ekseni: Bizler, anlamsız etkileşimler veya gerçeği saptıran beğeniler üzerinden var olmayacağız. Hakk’a ve doğruluğun hakikatine odaklanan bir anlayışı esas alacağız.
  • Özgür Düşünce: Platformumuzda önceliğimiz, düşüncenin özgürce yeşermesidir. Can-cana yürütülen bu yolda, her fikir kendi derinliğinde demlenmelidir.
  • Kültürel Miras: Toplumsal mirasımızı ve kadim kültürümüzü, en pürepak (saf ve temiz) haliyle aktarmak temel gayemizdir.
  • Bütünlük: Yol bir, sürek binbir düsturuyla, farklı renklerimizi ve seslerimizi tek bir potada harmanlanmak istiyoruz. Bizim için her içerik, Erkan’a uygun bir değer taşıyacak ve dijital dünyadaki bu Cem meydanında yerini alacaktır.

DDP72.com, dijital dünyadaki bu yozlaşmaya karşı bir duruş, temiz ve özgün bir dijital alan arayışıdır.

Güler Arslan ve Aile bireylerine B&P Köy Meclis Başkanı Ali Arslan (Ağa), Hasan Arslan (Hoca) ve Erdoğan Arslan tarafından takdim edildi ödül ve Onursal Zertifika.

Her bir öneri, kültürümüzün ve hafızamızın derinliklerinden süzülerek gelmiş, bu meydanda harmanlanmak ve ortak bilincimizde demlenmek üzere sunulmuştur. Hiçbir emeğin heder edilmediği, hiçbir fikrin yabana atılmadığı bu can-cana süreçte, özgür düşüncenin ve Erkan’ımızın rehberliğinde en doğru kararı yine hep birlikte uyguladık. Bu yarışmaya katkı sunan Bulmuş & Palanga´lı Köylülere canı gönülden teşekkür ederiz.

Yarışmaya Katılım Sağlayan Canlar ve Önerilen İsimler şular olmuştur

Ali Abi Aksu

  • Dalıka Kureş
  • Şılan
  • Gaban

İsmail Taş

  • Roşta Dewanema
  • Tijiya Dewanema

Ali Arslan (Zaza)

  • Wenge Dewanema

Ali Haydar Deniz

  • Meydane Dewe

Haşım Arslan

  • Jardare
  • Dewanema

Güler Arslan

  • Nisage
  • Zonema
  • Zonema – u Kamıl
  • Waze (Sesimiz)
  • Wenge Ma (Bizim Sesimiz)
  • Tije (Güneşimiz / Işığımız)
  • Trize (Bacadan Sızan Işık)

Alirıza Arslan

  • Wenge
  • Welate Ma

Roj Arslan-Gülcehre

  • Wenge Ma
  • Çh Ma
  • Sondur

Açıklığın, Aydınlanışın ve Dirilişin Sesi

Dersim’in dağlarında sabah, yalnızca bir gün doğumu değildir. Güneş vadilere inerken taşların, suların, ağaçların ve insanın içinden aynı söz yükselir: Tije.
Işık.
Ama yalnızca görünen ışık değil; hakikati açığa çıkaran, insanın içini uyandıran, ruhu dirilten kadim ışık…
Biz bu dergiye neden TİJE adını verdik?
Çünkü Tije, yalnızca bir isim değil; bir hafızadır. Bir inançtır. Bir yürüyüştür. Bir çağrıdır.
Dersim Alevi geleneğinde ışık, sadece fiziksel bir aydınlık olarak görülmez. Işık; varoluşun özü, insanın içindeki hakikat kıvılcımıdır. Bu nedenle güneş kutsaldır, ateş kutsaldır, ocak kutsaldır. Çünkü hepsi aynı kaynaktan, yani hakikatin nurundan iz taşır. Zazaca’da (Kırmancki) “Tije” denildiğinde yalnızca güneşin parıltısı anlatılmaz; insanın içindeki vicdan, bilgelik, sezgi ve diriliş de anlatılır.
Alevi felsefesinde insan, karanlıktan ışığa yürüyen bir varlıktır. Hamlıktan olgunluğa, cehaletten irfana, benlikten hakikate doğru bir yolculuk yaşar. Bu yüzden yol öğretisinde her aşama biraz daha aydınlanmaktır. Pirin sözü bir ışık olur, deyiş bir ışık olur, cem bir ışık olur. İnsan kendi özündeki Tije’yi buldukça hakikate yaklaşır.
Biz TİJE’yi bu yüzden seçtik.
Çünkü çağımız büyük bir ışık yanılsaması içindedir. Şehirler parlıyor, ekranlar parlıyor, reklamlar parlıyor; fakat insanın içi kararıyor. Bilgi çoğalıyor ama hikmet eksiliyor. Gürültü büyüyor ama hakikatin sesi duyulmuyor. İşte tam da bu çağda TİJE, unutulan iç ışığı yeniden hatırlatma arzusudur.
Bu dergi; yalnızca bir kültür-sanat yayını olmayacaktır.
Bu dergi, hafızası silinmek istenen halkların sesi olacaktır.
Küllerin altındaki koru yeniden harlayacaktır.
Susturulan dilleri, kaybettirilen ezgileri, unutturulan hikâyeleri yeniden gün yüzüne çıkaracaktır.
Çünkü biliyoruz:
Bir halk önce dilinde söner.
Sonra türküsünde.
Sonra hafızasında…
Ve yine biliyoruz ki ışık, en çok karanlığın büyüdüğü yerde anlam kazanır.
TİJE; Zazaca’nın (Kırmancki) kadim sözlerini, Alevi öğretisinin insan merkezli hakikat anlayışını, Dersim’in dağlarından yükselen direniş kültürünü, sanatın ve edebiyatın özgürleştirici ruhunu aynı ateşin etrafında buluşturacaktır.
Bu dergide;
bir dengbêjin sesiyle bir filozofun düşüncesi yan yana duracaktır.
Bir deyiş ile bir şiir aynı hakikatin iki nefesi olacaktır.
Bir ağıt, bir halkın tarihini anlatacaktır.
Bir çocuk resmi, geleceğin umuduna dönüşecektir.
Çünkü TİJE, geçmişe ağıt yakmak için değil; geleceğe ışık taşımak için vardır.
Alevi öğretisinde insan “Enel Hak” diyerek hakikatin kendi özünde saklı olduğunu söyler. İşte TİJE de bu anlayışın dergileşmiş halidir. İnsanı küçülten değil büyüten, korkutan değil uyandıran, ayıran değil birleştiren bir ışığın adıdır.
Biz inanıyoruz ki:
Işık yalnızca görmek değildir.
Işık, görmeye cesaret etmektir.
Ve bugün, Dersim’in kadim dağlarından yeniden bir söz yükseliyor:
Tije barç.
Işık vardır.
Işık varsa umut vardır.
Umut varsa direniş vardır.
Direniş varsa insanlık hâlâ yaşamaktadır.
TİJE, işte bu insanlığın sesidir.

Derleyen: Burhan Arslan

Vurdular seni Lumumba

Demokratik Kongo Cumhuriyeti‘ nin bağımsızlık mücadelesinin önderi ve seçimle iş başına gelen ilk başbakanı olan Patrice Lumumba, 1960 yılında ABD‘ nin desteklediği General Joseph Mobutu tarafından düzenlenen darbe ile düşürülmüş, kurşuna dizildikten sonra, cesedi sülfürik asitte eritilerek yok edilmiştir.
Lumumba, Afrika‘ nın Che Guavera’sıydı. Ülkesi için hayatını feda eden bir yurtsever, bir devrimci ve aynı zamanda bir şairdir.

Türkiye‘ nin çağdaş, modern ve devrimci şairlerinden Ceyhun Atuf Kansu şu dizeleriyle Lumumba‘ yı yad etmektedir.

Vurdular seni Lumumba.
Vurdular bizi.
Vurdular o karanlık ırmaklar da
Ormanları delip geçen namuslu hançer ışıltıyı
Kara sıcak senin kanın akar Afrika gecesinden
Yağlı pırıl pırıl yüzleriyle iş adamları
Çil paralar atıyorlar dünya radyolarından
Düpedüz dilini tutmuş insanlığâ.

Güçlüdürler, güçlü olanlar: Kongo zengin,
Ezilmişlikle yoksulluk her yerde dilsizdir,
Dilsizdir fakir beyazlar ve zenci milyonlar.
Aldanıyoruz durmadan elimizde ne var?
Asya‘ da, Afrika‘ da, Güney Amerika‘ da
Perulu kızlar, Vietnam‘ lı oğullar
Ve sen Lumumba
Bedeni delik deşik zenci baba!

Dere Gaban

Kültürümüzün efendisi (Dere Gaban) toplumların kültürel özellikleri incelerken ilk olarak inançları ele alınmakta, bu inançların, kişi ve toplum üzerinde rolleri gün yüzüne çıkarmaktır. Toplum etrafından kabul edilmiş, kutsal bir inancın bilinen hükümleri dışarıda kalan, fakat halk arasında yaygın bir şekilde yaşayan ve tespiti yapılan bu inançlara, bir anlam terimi olarak “ Halk İnançları” denilmektedir. Halk inançları söz ifade edildiğinde halk anlatıları ortaya çıkar. İşte Gaban Deresin Efsanesi tam bu noktada ortaya çıkıyor. Halk arasında ki bu anlatılar, bir toplumun geçmişini, yazılı olmaya sosyal normlarını ( örf, adet, gelenek, görenek, kuralları gibi) toplumların ilgili oldukları daha bir çok sözlü kültür bugüne ve geleceğe taşır. Halk anlatıları sayesinde toplumsal kimlikler oluşur, dengeler güçlenir ve toplumun kendine özgü özellikleri belirgin hale gelir. Bir halk alıntısı olan kutsalımız “Dere Gaban” efsanesi de, bütün bu özellikleri bünyesinde barındıran ve aynı zamanda Halk arasında kutsallığını koruyan sözlü kültürümüzün ürünüdür.. Biz de bu kutsal efsaneyi, anlatmak istedik…

Gaban Deresi ve üzerinde ki kaya parçası, sanki eski bir şehrin dar sokaklarında yürürken kendinizi bir labirentin içerisinde kaybolmuş gibi hissedersin. Köyün hemen önünde bir kale gibi duran,gökyüzüne yükselen bir kaya parçasıdır. Yöremizde ona kutsallık atfedilir. Güneş doğduğunda ilk ışık onun yüzüne değer, sanki sabahın selamını önce o alır. Çalı kuşu, en erişilmez zirvesine konar. Oradan etrafı izler, sağa sola dikkatle bakar. Yüksekten, açık görüşle. Sanki yaklaşan tehlikeyi herkesten önce görebilmek için o en tepededir. Zirveyi seçmiştir.. “Gaban Deresi” sadece bir taştan oluşmaz. O kaya, sadece bir taş değil, köyün sessiz korucusu gibidir. “ Gaban Deresi “ ve üzerindeki kutsal kaya parçası, köyün hemen önünde bir cephe görevi görür. Gökyüzüne yükselen o kutsal kaya parçası, yalnızca göğe uzanan bir taş parçası değildir. Ona yaklaşan her yolcu, önünde durur. Başını eğer, secde eder. Ellerini göğe açar duasını fısıldar.

Oradan geçmek, sıradan bir geçiş değildir, saygı ister. Hiç kimse önünde eğilmeden, hürmet göstermeden geçemez.

Köy Halkı, o kutsal kayaya yaklaşırken yol Erkan’ına girer gibi yaklaşırdı. Herkes başını eğer, gönlünden geçenle niyaz ederdi. Eller göğe açılırken söz değil, niyet konuşulurdu. Orada kimse yüksek sesle konuşmaz, herkes kendi içinde ki hakk’a yönelirdi. Zamanla bu yer, bir “dara durma” mekanı gibi anılmaya başladı. Darda kalan, gönlü sıkışan oraya gider, kutsal taşın önünde eğilir, içini dökerdi mum yakılırdı ve Lokma paylaşırdı. Ama asıl olan niyetin temizliğiydi…

Küllerden Doğan Işık: TİJE

Bazı tarihler yalnızca takvimdeki bir günü göstermez; bir halkın hafızasına kazınmış acıyı, direnci ve hakikat arayışını da taşır. 2 Temmuz, işte böyle bir gündür. Sivas’ta yakılmak istenen yalnızca otuz üç can değildi; düşünceydi, sanattı, inançtı, birlikte yaşama umuduydu. Ateşe verilmek istenen, insanlığın ortak vicdanıydı.

Otuz üç can, otuz üç yıldır bu topraklarda, toplumun kanayan yüreğinde bir yara olarak yaşıyor.

Bu otuz üç yıl boyunca Alevi kurumları, federasyonları, konfederasyonları ve demokratik kitle örgütleri yalnızca adalet mücadelesi vermedi; aynı zamanda unutturmamayı, hatırlatmayı ve hakikati geleceğe taşımayı da bir görev bildi. Çünkü biliriz ki, unutulan acılar yalnızca geçmişe değil, geleceğe de ihanet eder.

İşte TİJE, tam da bu tarihsel sorumluluğun içinden doğuyor.

Kırmancki dilinde „ışık“ anlamına gelen TİJE, yalnızca bir derginin adı değildir. O, karanlığa karşı yakılan bir çerağın adıdır; hakikati görünür kılan bir ışığın, sözü geleceğe taşıyan kalemin ve belleği diri tutan vicdanın adıdır.

Yüzyıllar boyunca Alevi öğretisi sözle yaşadı; pirlerin nefesinde, anaların duasında, ozanların deyişinde ve cemlerin lokmasında yol yürüdü. Ancak zaman bize bir gerçeği de öğretti: Söz gönüllerde yaşar, yazı ise çağları aşar. Bir toplumun belleği ancak yazıyla kök salar, kültürü ise ancak kayıt altına alındığında geleceğe güvenle ulaşır.

Bu nedenle TİJE, yalnızca dijital bir dergi değildir. O, geçmiş ile gelecek arasında kurulan bir köprüdür; inancın, kültürün, sanatın, edebiyatın, felsefenin ve toplumsal hafızanın ortak buluşma alanıdır. Her sayfası yeni bir çerağ, her satırı yeni bir iz, her sözü yeni bir umut olma iddiasındadır.

Biz inanıyoruz ki kalem de bir direniştir, düşünmek de bir ibadettir; yazmak ise hakikate karşı duyulan sorumluluğun en güçlü ifadesidir.

Bu nedenle ilk sayımızı, insanlık vicdanında silinmez bir yara olarak yaşayan 2 Temmuz Sivas Şehitlerinin anısına adıyoruz. Onların anısı önünde saygıyla eğilirken, karanlığın karşısına yalnızca yasla değil; bilgiyle, sanatla, kültürle ve üretimle çıkmayı da bir söz, bir ikrar olarak görüyoruz.

Çünkü ateş kitapları yakabilir, fakat hakikatin ışığını söndüremez. Çünkü çerağ bir kez uyandığında, karanlık artık eskisi kadar güçlü değildir. Ve çünkü biliyoruz ki:

Işık daima yolunu bulur.

TİJE, o ışığın adıdır.

BENİM ANNEM

Benim annem sırtında dağ taşırdı
Annemin sırtında dağlar kadar yük vardı
Benim annem
Bağı bahçeyi
Yeni açan çiçekleri
Hafiften esen rüzgârı severdi
Aslında benim annem bin yaşında
Bin yılın acısını yaşadı bu topraklarda
Acısı yeşermesin diye
Gözyaşlarını toprağa değil
İçine dökerdi
Benim annem
Kavgaya yürek taşırdı
Sol göğsünün altında atan kocaman yüreği vardı
Benim annem
Yağan yağmurdan yükselen toprak kokusunu
Açan gökkuşağını
Güneşin sıcaklığını severdi
Aslında benim annem bin yaşında
Bin kez vuruldu bu topraklarda
Bu topraklarda
Hallac-ı Mansur’u
Seyyid Nesimi’yi
Pir Sultan’ı gördü
Dersim’den sürüldü
Madımak’ta yakıldı
Nevala’da üstüne beton döküldü
Silopi’de gül beden yerde kaldı
Sen bilmezsin bizim oraları
Bizim oralarda ilkin annelerin yüreği yanar
O yangın içinde büyütür çocuklarını
Belki de bundandır
Yangının kavgaya evrilmesi
Belki de bundandır kavgada militana dönmesi
Bizim oralara kar
Yağmur yağardı
Bunlar bereketti
Birde bombalar yağardı
Bunlar da bize yapılan ihanetti
Zulümdü
Aslında benim annem bin yaşında
Bin tohum serpti bu topraklara elleri nasır
Gözleri kan pınarı
Bu topraklarda
Özgürlük yeşersin diye
Sevgiyi direnişle harmanladı
Biz onu ektiği bin yılın inancıyla toprağa verdik.

MEMLEKETİME ŞİİRLER

BEN MEMLEKETİ YÂR GİBİ SEVİYORUM

Sen topraktan kaynayan su
Güneşten kavrulan bedensin
Gece, Ay’dan denize yansıyan
Gizemler yüklü yakamozsun

Sen akıntısına kapıldığım nehir
Kokusundan dağlara vurduğum gül
Menekşe gözlerin de kaybolduğum
Arkandan pare pare olduğum yârsın

Zamanım senin ince sızılarınla geçiyor
Dün gurbetten geldim bugün gidiyorum
Seninle yaşanmışlıklarım yarım kalıyor
Geride bıraktıklarıma ömürüm yetmiyor

İçimde biriken özleminle geldim
Şimdi buz tutmuş yüreğimin
Ayrılık korkusuyla dönüyorum
Ben memleketi yâr gibi seviyorum..

GÖNÜL DAĞI ŞİİRLERİ


İnsan yaşama dair şiir yazmalı
İçseleştirmeli hayat bağını şiirle
Kendini börtü böcegi anlatmalı
Zaman ötesine şiirle gitmeli

Şiir aşk ile güne sunulmalı
Önemi bilinmeli özlü değerlerin
İnsana şiirle yolculuk yapmalı
Şiirli düşlerden yorgun düşülse de

Şiirle dar ve uzun yolculuğa çıkmalı
Taşıyabilmeli herkes kendi yarasını
Yürek vurgun yese de dilden
Yel vurup gönlü kalmasın insanın…

DERSİM VE ALEVİLİK
Dersim tarihi objektif şekilde incelendiğinde, dünyanın diğer ticaret ve siyasi merkezleri kadar, büyük siyasi geçmişe sahiptir. Bunu var edense, Cumhuriyetle birlikte Tunceli adının verildiği Dersim’in merkez bölgesi, adeta her türlü saldırıya karşı doğal bir kale şeklinde olmasıdır. Onun için Kürtçe ya da Zazaca Dersim ismi, Gümüş Kapı anlamındadır. Bu coğrafyada yaşamış birden çok halk toplulukları, genelde kendilerini Dersim’de güvenceye almışlardır. Mezopotamya tarihinde görülecektir ki, Dersim başta olmak üzere Diyarbakır, Van gibi iller hâlâ siyasi özgünlüklerini koruyorlar.

Dersim’de ilk insan yaşamı m.ö. 5500 tarihine kadar gitmektedir. Bu tarihten itibaren burada yaşamış insanların kültürel yapılarını ele aldığımızda, dünyanın her coğrafyasında olduğu gibi burada da insan toplulukları Paleolitik, Mezolitik, Neolitik çağlarda sahip oldukları paganist inançsal yapılardan ibaretti. Daha sonra kral tanrıcı inançlarla harmanlanarak yaşamışlardır. Anadolu’nun Doğu ve Güneydoğu’suna hâkim olmak isteyen güçler, Dersim ve çevresine saldırılar düzenleyerek, Dersim halklarını hegemonya altına alırlarken, bölgenin ekonomik ve askeri olanaklarından faydalanmışlardır.

Mevcut kaynaklardan yola çıktığımızda, ilk çağlardan itibaren coğrafi olarak Dersim’e bağlı şehirler Erzincan, Bingöl, Muş, Elâzığ ve Malatya illeri olarak, Doğu ve Batı Dersim şeklinde ifade edilir. Buralara m.ö. 2200’lerde Hurriler, 1375’lerde Hititler, 1200’lerde Urartular, 700’lerden itibaren Med, Pers, Sasani İmparatorluğu yönetiminde binlerce yıl kalmıştır. Makedonlarda, Dersim’e kadar gelmiş olsa da Kral İskender’in erken ölmesi, işgal ettiği bölgelerde kalıcı bir etkisi görülmemektedir. Dikkat edilirse m.s. 900’lere kadar özellikle Dersim Bölgesinde tek tanrılı inançların esamesi okunmuyor. Bu yüzden Dersim’e binlerce yıl değişik imparatorluk ve halklar gelip geçmesine rağmen, Dersim’in temel kültürel ve inanç yapısı paganizm temelli doğa varlıklarına ve doğaya dayanmaktadır. Kültürel bu yapıya m.ö. 700’den itibaren Med, Pers ve Sasanilerin Zerdüşt-Mazdek inancı yerleşip, 1000 yıldan daha fazla kesintisiz olarak yaşatılmıştır. Dersim halkı Aryani Hurri, Med, Pers ve Sasanilerin Farça ve Kürtçe’nin diyalektiği olan, Zazaca ve Kurmanci ile konuşmuşlardır. Farsça ve Kürtçe Hint Avrupa Dil Ailesine aittir.

Cumhuriyete kadar Dersim Bölgesi’nde kesinlikle tek bir etnik halktan bahsedilemez. Çünkü Dersim genelde diğer imparatorlukların baskılarından kaçan halkların sığınağı olmuştur. İkinci etken Dersim’de eskiden beri Ermeni, Rum vb. birden çok farklı etnik yapıların yaşadığı ana yurttur. Daha sonra Osmanlı ve Cumhuriyetin asimilasyon planları sonucunda, Devşirme Müslüman Türk ve Balkan kökenlilerde yerleştirildi. Bu halkların hepsi, Dersim’in temel kültürü inancı olan Alevilikle asimile edildiler ve Alevi olmaktan son derece gurur duyarlar.

Dersim ve çevresinde Alevilik, Osmanlı’nın 1370’lerden itibaren Aleviler üzerinde başlatmış olduğu katliam ve asimilasyonlara kadar, fazla bir engelle karşılaşmadan yaşatıldı. Aynı zamanda Safevi ve Osmanlı İmparatorlukları arasındaki hegemonya yarışı, Dersim ve Anadolu Alevileri üzerinde baskıyı daha da artırmıştır. Aleviler kendilerine en yakın müttefik güç olarak, İran Safevi Devleti’nden yardım istediler. İşte tam bu aşamadan itibaren Aleviler, Şii Ehli Beyt İslam ile tanışmaya başladı.

Mezopotamya’nın yerli halkı Kürtlere kimlik, düşünce, karakter kazandıran kültürel dilleri şu şekildedir.

  1. Kurmanci (Kırdasi, Behdini, Şıkakî)
  2. Sorani (Aşağı Kurmanci, Orta Kurmanci/Kurdi, Babani)
  3. Kırmancki (Kırdıki, Dımılkî, Zazaki)
  4. Gorani (Hewremanî)
  5. Lorani (İran Kürtlerinin konuştuğu lehçedir)

Dersimliler; Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti ve İranlıların tüm baskı, katliam, asimilasyonlarına rağmen, daha çok Aleviliklerini öne çıkararak Dersim kültürünü korumaya çalıştılar. Ancak bunda çokta başarılı oldukları ifade edilemez. Çünkü Dersimliler, Osmanlı’nın baskı ve katliamlarından kaynaklı 1400, 1516 ve 1639 Kasrı Şirin Antlaşmasına kadar, İran Şah’ından destek istediler. Şah ise Şiiliği kabul etmeleri karşılığında bu desteği verirken, böylece Alevilerin çoğunluğu Aleviliğin Şii Ehli Beyt düşüncesinden geldiğine inandılar. Bu anlayış Dersim Alevilerinde büyük bir inançsal kafa karışıklığı yaratığından, Dersimliler kendi aralarında henüz doğru bir birliktelik oluşturamadılar. Mevcut kafa karışıklığı diğer Aleviler arasında da devam etmektedir. Dersim ve Alevilik üzerine ciltlerce kitap yazılacak bir konu, ancak ilk makalem olması nedeniyle, okuyucuları sıkmamak için elden geldiğince özetleyerek yazmayı tercih ettim. Sorular ve yorumlar bizleri daha derin düşündürmeye, araştırmaya ve yazmaya sevk edecektir.

Cemal Zöngür
Araştırmacı Yazar


Kaynaklar:
Tunceli (Dersim) bölgesinde insan yerleşiminin tarihi, M.Ö. 5500-3500 yıllarını kapsayan Kalkolitik Çağ (Bakır Taş Devri) ‚e kadar uzanmaktadır. Bu tarihleme, bölgede yapılan arkeolojik kazılarla elde edilen somut bulgulara dayanmaktadır:
🏺 Kanıt: Pulur (Sakyol) Höyüğü Kazıları
Tunceli’nin güneyindeki Çemişgezek ilçesinde yer alan Pulur (Sakyol) Höyüğü’nde 1968-1970 yılları arasında yapılan kazılar, bölgenin en eski yerleşim izlerini gün yüzüne çıkarmıştır. Bu kazılarda Kalkolitik Çağ’a ait olduğu belirlenen şu buluntular keşfedilmiştir:
Kale görünümlü ev kalıntıları, Ocaklar, dibekler ve çeşitli öğütme araçları, Hayvan figürleri, Tunçtan yapılmış iğne ve kazma gibi madeni eşyalar

📜 Yazılı Tarihin Başlangıcı ve Sonraki Dönemler
Bölgenin yazılı tarihi ise M.Ö. 2200’lerde başlamaktadır. Tunceli ve çevresi, antik çağlarda „İşuva“ adıyla biliniyordu. Sırasıyla şu medeniyetler bölgeye egemen olmuştur:
M.Ö. 2200’ler: Hurriler
M.Ö. 1375-1335: Hititler
M.Ö. 1200’ler: Urartular
M.Ö. 700’ler ve sonrası: Medler, Persler, Makedonyalılar (Büyük İskender ile birlikte)
Özetle, Tunceli’nin tarihi, M.Ö. 5500 yıllarına kadar uzanan Kalkolitik Çağ yerleşimleri ile başlar. Bölge, daha sonra Hurri, Hitit, Urartu gibi önemli Anadolu uygarlıklarının egemenliğinde uzun bir geçmişe ev sahipliği yapmıştır.

Ethem Xemgin- Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi. Berfin Yay.
Mehmet Bayrak- Alevilik ve Kürtler. Özge Yay.
Alaaddin Şenel- İlkel Toplumdan Uygar Topluma. Birey Toplum Yay.
Friedrich Nietsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt. İskele Yayınları

Faik Bulut- Alisiz Alevilik. Doruk Yay.
Faik Bulut – İslam Komünleri. //
Faik Bulut- Ebu Müslim Horasani. Su Yay.
Musa Şanak- Mezopotamya’da Dinlerin Doğuşu. Aram Yay.
Ethem Xemgin- Alevilik ve İslam. Doz Yay.
Ethem Xemgin- Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşst Öğretisi. Berfin Yay.

Cemal Zöngür – Türkleri Yeniden Tanımak. Ozan Yayıncılık.
Cemal Zöngür – Din ve Felsefe Açısından Kızılbaşlık. Ozan Yayıncılık.
Cemal Zöngür- Uygarlıkların Öteki Yüzü. Name Yayınları

Köyler Arası Diyalog – Platformu (KaD-P), uzun bir zamandır Bulmuş & Palanga Köy Meclisi’nin en stratejik ve önemli hedeflerinden biri olarak gündemdeki yerini koruyor. Bu amaçla geçmişte bir komisyon kurulmuş olsa da, yürütülen çalışmaların ortak bir zeminde somut ve görünür bir karşılığı maalesef olmamıştı. Platformun önemi ve gerekliliği her fırsatta vurgulanıp ön hazırlıklar yapılsa da, çevre köylerle kurulan diyaloglar bugüne kadar kurumsal bir çerçeveye oturtulamamıştı.

Yeni dönem Köy Meclisi seçimlerinin ardından bu konu tekrar ele alındı. Yeni bir başlangıç heyecanıyla, Meclis Başkanımız Ali (Ağa) öncülüğünde bu ortak platform hayata geçirildi ve katılımcılarla tek tek diyalog kurularak sürece dahil edildiler. Bu süreç içerisinde şimdiye kadar altı toplantı yapıldı. Toplantılarda „Platformun amacı ne olmalı?“ ve „Kimler sürece dahil edilmeli?“ gibi temel konular tartışılarak öncelikle platformun büyümesi ve geliştirilmesi için yoğun emek verildi.

Şu an itibarıyla çevre köylerden Tivnik, Kilse, Wizan, Gaçagane Kırdaşu, Gaçagane Ernenu, Qere Usenu, Mukuf, Sansa, Çamurdere, Kelmejiye ve Alméiye sürece dahil olmuş durumdadır. Ancak hedefimiz bununla sınırlı değil; henüz ulaşamadığımız diğer köylere de erişerek platformu büyütmeye kararlılıkla devam ediyoruz.

Gelecek Hedeflerimiz ve Yol Haritası:

  • Buluşma Hedefi: Öncelikli amacımız, sonbahara kadar bölgemizde ulaşmadığımız hiçbir köy bırakmayarak herkesi bu platformda buluşturmaktır.
  • Sözleşme ve Kurumsallaşma: Sonbahardan sonra, sunulan taslaklar ve öneriler ışığında; „Platformun amacı nedir, neden bir aradayız?“ gibi soruların yanıtları netleşecek ve tıpkı Köy Meclisi’nde olduğu gibi bir „Platform Sözleşmesi“ hazırlanarak çalışma ete kemiğe büründürülecektir.
  • Bölgesel Yayılım: Bu aşamadan sonra yönetim yapısı ve somut hedefler belirlenerek, daha geniş bir kitleyi kapsayan bölgesel çalışmalara hız verilecektir. Buradaki temel motivasyonumuzun, kültürel ve sosyal bağlarımızı en güçlü şekilde yeniden inşa etmek olduğu görülmektedir.

Platform etkinlik kazanana ve resmi yönetim seçilene kadar; bu dönemin sağlıklı bir zemine kavuşturulması amacıyla Roj Arslan-Gülçehre „Geçici Yönetmen“ olarak belirlenmiştir.

Impressum / Künye