İsmail Taş

Yazar

EL

El oğlu ve el kızıydılar…
Genç, filinta gibi bir delikanlı, kız filiz gibiydi. Bir arkadaş ortamında tanıştılar. Hoşlandılar biri birlerinden. Moda deyimle, biri birlerinden elektrik aldılar ve sevdalı bir yolculuğa çıktılar. Önceleri kafelerde buluştular. Sonra sinemaya gittiler, yemeğe çıktılar. İyiden iyiye abayı yaktılar biri birlerine.
Oğlan, aksesuar imalathanesinde, kız tekstil atölyesinde çalışıyordu. İkisi de işlerini severek yapıyorlardı. İşsiz kalmayı göze alabilecek hiçbir lüksleri yoktu. Tek lüksleri, el ele tutuştukları sahil gezintisinde, pazarın keyfini çıkarmaktı. Sabah güneşi ortalığı yeni yeni ısıtmaya başlamıştı. Esen rüzgâr, suratlarını yalayıp geçerken, dalgaların serpintisi, sabahın serinliğine serinlik katıyordu. Bu serinliğe rağmen, yürekleri sımsıcaktı. Çünkü sevgiye ve aşka inanıyorlardı. Gezdikleri yerde her gördükleri şeyin kendilerini sevindirmek için yaratıldığını sanıyorlardı. Deniz onlar için bir aşk masalıydı sanki.
Hafta sonu sahil gezintilerini, sık sık tekrarlamaya karar verdiler. Böyle bir gezintiden birinde; oğlan döndü sevgilisine:
El’inden tuttu, diz çöktü; “Benimle evlenir misin?” dedi.
Kız:
“El’imde değil… yüreğime teslim olmuşum. El’den ne gelir! Evet, evet, eveeet.”
El çabukluğu, kızı belinden yakalayan oğlan, kucakladığı gibi döndü, döndü, döndü…
El’de var bir… gelecek hayallerini kurmaya başladılar. Dünya silinmiş, yalnız onlar vardı sanki.
“El ele verdik mi… El’imizden hiçbir şey kurtulmaz. Önce söz keseriz, peşinden nişan. Nikahı, kınayı, düğünü fazla uzatmaya gerek yok. Hayırlı işler ve hemen ardından da hayırlı eşler denir ya işte aynen öyle…”
“Ver el’ini balayı…”
“Bir el’in nesi var, iki el’in sesi var.” “Biz biri birimizi sevdikten sonra, samanlık seyran olur.”
El’den ele tutuştular. “İki odalı bir ev tutarız kiralık. Bana siyah bir damatlık kiralık. Gelinlik de kiralarız. Yemek odası, yatak odası, misafir odası, takımları, mobilyaları taksitle alırız.” “Yatak odasının mobilyasını beyaz isterim” dedi kız. “Tıpkı gelinliğim gibi, tertemiz yüreğimiz gibi, beyaz lekesiz düşlerimiz gibi…”
Yoksulların duygu dünyası zengindir, yürekleri bonkör.
Bir şeyi unutmuşlardı; bundan böyle hayatları da kiralıktı. Bundan böyle taksit, taksit yaşayacaklardı.
Umutlarını rüyalarına taşıdılar. Şartların olgunlaşacağı günleri sayıyorlardı.
Yüzlerinin bir yanı ışırsa, bir yanı karanlık kalır, her umudun ardından kahır acaba nereden gelecek, nerede pusu kurup yollarını gözler…
Covid 19 Pandemisi ile birlikte meydana gelen ekonomik krizden dolayı, ikisi de hiç beklemedikleri bir anda işsizler ordusunun birer neferi olmuşlardı.
El değmemiş ham hayallerinden gerçeğe döndüklerinde; nişan, nikah, kına, düğün, ev kurmak, geçim derken hayatın hakikatleri karşısında, o ümitvar düşünceler yerini karamsarlığa bıraktı. Kızın aklından beyaz gelinliği, beyaz yatak odası takımı, beyaz atlas yüzlü yorgan, yastık, nevresim ve örtüler, beyaz tül perdeler karmaşık geçti. Derin bir iç çekti. Umutla umutsuzluk, güvenle kuşku arasında uzun zaman bocaladılar.
İçine düştükleri ekonomik çıkmaz, günden güne kabusa dönüşüyordu. Bu kâbus durum, huzurlarıyla birlikte, sağlıklı karar verme yetisini de bozmuştu. Yol ayrımındaydılar!
Sahil kıyısı hem masrafsızdı hem de zamanlarını geçirecek yegâne yerdi. Tekrar aynı yerde buluştular.
El atacak bir yol yordam arıyorlardı. Her iki ailenin de durumu malum! Birer emekli maaşından başka gelirleri yoktu, kıt kanaat geçinen insanlardı. Onların da el’lerinden bir şey gelmiyordu. Ne yapabilirlerdi? Ne gelirdi el’lerinden?
El’i kolu uzun, nüfus sahibi birini de tanımıyorlardı. Ne var birileri…
El’lerinden tutsa…
El eli yıkar, el döner yüzü yıkar.
El kapısına gitmek mi?
El alemden de istenmez ki!
El açmak onurlarına dokunuyordu.
El’in yardımıyla zor…
El’den ne gelir!
El’de yok, avuçta yok!
“Ekmek herkese yetecekti aslında. Tarlaya karga dadandı, ambara fare, fırına hırsız, memlekete harami!”
Kaderlerine el koydular!
Belli belirsiz esen bir rüzgâr, hava açık ve güneşliydi. Bu kış güneşinin donuk ışığı, yüzlerindeki hüznü daha da belirginleştiriyordu. Kendilerine kırgın ve küskündüler sanki. Solmakta olan çiçeklerin donukluğu ile bakıyorlardı biri birlerine. Etrafı kuşatılmıştı. Görünürde bir düşman yoktu. Umutları her geçen dakika azala azala bu kuşatılmışlıktan kurtulabilmek için nasıl, nereden bir el uzanır mıydı? Bekledikleri el geciktikçe, henüz biri birlerine açılmasalar da bu hayat kavgasında teslim olan taraf olduklarını kabullenmişlerdi.
Onlar için uzun, geçmek bilmeyen saatler başlamıştı artık. Bir sonu vardı insanın! İşte o sonun akşamla aralarına girmesi ya da akşamın o sona kadar uzaması, o sondan önce ortalığın kararmamasıydı istedikleri. Yaşamın çelişkileri karşısında, çaresizliklerini kavradıktan sonra! Boyun eğdiler… Ölümün gözlerine, göz kırpmadan bakacak kadar… “Bu dünya, hassas kalpler için pek cehennemdir.”
El ele tutuştular…
“Nereye gidiyoruz?” dedi kız.
“Yolun sonuna” dedi delikanlı.
Bir yola bir nişanlısına baktı kız.
“Mademki iki bedende bir canız! Yolun sonuna beraber gideceğiz!”
Aşkın büyüsü gözlerini bağlamıştı; bütün yolları yok sayıyorlardı.
“O halde yolun sonuna!” dedi genç.
E’lleri sımsıkı birleşti. Gözyaşları yanaklarını ıslattı ikisinin de.
“Bunlar ne?” diye sordu kız.
“Bunlar aşkın gözyaşları” dedi genç.
İçlerinde, içlerinin ta derinliklerinde dalgalı bir deniz gibi hırçındılar. El’veda dediler. Korku silinmişti zihinlerinden. Ölüme bile meydan okuyan bir hırs patlamıştı yüreklerinde. Hırsla soludular, soludular ve yürüdüler ölümün üstüne, üstüne. Dalgaları hırçın, hırçın kabaran, kıyıyı acımasızca döven ve yaptığından mahcup gibi geri çekilen deniz… dalgaların arasında birbirlerine sarıldılar. Gözlerini kapadılar… Göklere sığdıramadıkları sevdalarını denize, dalgalara sığdırdılar. Sonra imleri izleri belirsizleşti, dalgalar kıyıyı bazen arsız, bazen hırçın, bazen gamlı dövüyorlardı.

İsmail Taş'ın Hayatın İçine Yolculuk adlı 2. Kitabından alıntıdır.

  • |

    İsmail Taş – Biografi

    İsmail Taş – Yazar İsmail Taş, 1959 yılı bahar aylarından, Nisan ayının bir gününde; Erzincan‘ a bağlı Tercan ilçesinin Bulmuş & Palanga Köyünde hayata gözlerini açtı.Çocukluğu ve ilk gençlik yılları köyde geçti. İlkokulu köyünde, Ortaokulu Mercan beldesinde okudu. Lisenin ilk iki sınıfını Erzincan Lisesinde okudu. 1978 yılında ailece İstanbul‘ a göç ettiler. Lise son sınıfa Maltepe…

  • Vurdular seni Lumumba

    İsmail Taş Yazar Vurdular seni Lumumba Demokratik Kongo Cumhuriyeti‘ nin bağımsızlık mücadelesinin önderi ve seçimle iş başına gelen ilk başbakanı olan Patrice Lumumba, 1960 yılında ABD‘ nin desteklediği General Joseph Mobutu tarafından düzenlenen darbe ile düşürülmüş, kurşuna dizildikten sonra, cesedi sülfürik asitte eritilerek yok edilmiştir.Lumumba, Afrika‘ nın Che Guavera’sıydı. Ülkesi için hayatını feda eden bir…

Ähnliche Beiträge