Işığın Firarı: Kızılbaşlıkta Akıl, Batın ve Evrensel Bağımlılık Üzerine
Kızılbaşlık, ilk bakışta bir öğreti biçimi gibi görünse de, derinlerine inildikçe onun aslında bir duruş olduğu, bir varoluş tavrı olduğu anlaşılır. Bu duruşun kalbinde, egemenin örgütlediği kutsallığa karşı bitmeyen bir sorgulama iradesi yatar. Zira Kızılbaş bilinci için asli yükümlülük, dinin bir tahakküm aracına dönüştüğü her yerde ona direnmek, onu parçalamak ve yerine bireyin öz benliğinden, kendi bilincinin derinliklerinden doğan bir irfanı ikame etmektir. Bu, teslimiyetin değil, isyanın; ezberin değil, sorgulamanın öğretisidir.

Bir ve Bütün Olan
Bu yolun taşıyıcı sütunu, Vahdet-i Mevcut anlayışıdır — varlığın, parçalanmaz bir bütünlük içinde tezahür ettiği fikri. Burada Tanrı, dışarıdan müdahale eden, kâinatı bir marangoz gibi yontan bir yaratıcı değildir; O, evrenin ta kendisinde nefes alan, her zerrede tecelli eden bir bilinçtir. Öğreti de böylece bir sebep olmaktan çıkar, bir sonuç hâline gelir: yaşanmışlığın, tecrübenin, bilinçle yoğrulmuş varoluşun meyvesi.
Bu bütünlük, kendini iki veçhede açar: Zahir, varlığın dışa vuran, elle tutulur, gözle görülür sureti; Batın ise onun içine gömülü öz, nesnenin ve olayın ruhu, ancak sezgiyle ve derin bakışla erişilebilen hakikattir. Kızılbaş düşüncesi, bu iki katmanın birbirinden kopuk olmadığını, aksine zorunlu bir diyalektik ilişki içinde birbirini var ettiğini öğretir. Evrende cereyan eden her hâdise, bu görünen-görünmeyen bağının üzerinden okunur.
Spinoza’yla Bir Akrabalık
Burada durup Spinoza’nın Deus sive Natura — „Tanrı ya da Doğa“ — formülüne bakmamak elde değildir. Spinoza için de Tanrı, evrenin dışında duran, ona buyruk veren bir yaratıcı değil, tek bir cevherin (substantia) kendisidir; evrende var olan her şey, o cevherin sonsuz sıfatlarının bir kipidir (modus). Vahdet-i Mevcut ile Spinozacı monizm arasındaki bu akrabalık şaşırtıcı değildir: her iki düşünce de aşkınlığı reddedip içkinliği esas alır, ayrılığı değil bütünlüğü temel ontolojik gerçeklik sayar. Ne var ki aralarında ince bir fark da sezilir — Spinoza’nın cevheri geometrik bir zorunlulukla işlerken, Kızılbaş Batın anlayışı bu bütünlüğe sezgisel, tecrübî ve neredeyse mistik bir kapıdan girer; akıl burada geometrinin değil, irfanın rehberliğindedir.
Bağımlılığın Yasası
Nitekim bu öğreti, modern bilimin nedensellik ilkesiyle tuhaf bir akrabalık taşır: kâinattaki her olay, bir başka olayla zorunlu, kaçınılmaz bir ilişki içindedir. Ne doğa ne de toplum, kendi başına, izole bir vakıa olarak anlaşılamaz; her şey birbirine bağımlıdır, birbirinin içinde açımlanır. Ortodoks dinlerin dışarıdan buyuran, yaratan ve yargılayan Tanrı tasavvurunun karşısına, Kızılbaşlık işte bu evrensel bağımlılık yasasını koyar — bilgi ile varlık arasında bir hiyerarşi değil, karşılıklı bir doğuş ilişkisi vardır.
Işığın Kendini Tüketişi
Bu öğretinin en şiirsel, en yürek burkan imgesi, ışık ile karanlığın diyalektiğinde saklıdır. Işık, sonsuza dek parlayan durağan bir varlık değildir; o kendini tüketerek karanlığa doğru yol alır, karanlık da zamanı geldiğinde yeniden ışığa döner. Bu, yalnızca fiziksel bir gözlem değil — bilincin, varoluşun, oluşun kendisinin bir metaforudur. Evren, dâimî bir başkalaşma, bitimsiz bir dönüşüm hâlindedir; sabit ve değişmez olan hiçbir şey yoktur, her şey kendi zıddına doğru akar ve o zıddın içinde yeniden kendini bulur.
Bu bitimsiz dönüş, bazen en karanlık biçimiyle tarihe kazınır. 10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde, barış için yürüyen yüzlerce can, o meydanda söndürülmek istendi; ışık orada, o gün, en acımasız biçimde karanlığa zorlandı. Ne var ki bu öğretinin bize öğrettiği şey tam da şudur: söndürülen ışık yok olmaz, karanlığın içinde saklanır, bekler ve zamanı geldiğinde yeniden doğar. Katledilenlerin anısı, bugün bu satırların arasında, bu sorgulamanın ve bu direnişin sürekliliğinde yeniden ışığa dönüşür. Onları unutmamak, aslında bu diyalektiğin bizzat kendisini yaşamaktır — karanlığın ışığı, ışığın da karanlığı taşıdığını bilerek.
Hegel’in Diyalektiğiyle Yankılanma
Bu döngü, kaçınılmaz olarak Hegel’in diyalektiğini çağrıştırır. Hegel’de tez, kendi içindeki çelişkiyi taşıyarak karşıtına, antiteze dönüşür; bu gerilim ise onları aşan, fakat içinde koruyarak taşıyan (aufheben) bir sentezde uzlaşır. Işığın kendini tüketip karanlığa dönüşmesi, karanlığın da yeniden ışığa doğuşu, bu Hegelci „aşma-koruma“ hareketiyle derin bir yakınlık taşır: hiçbir uğrak nihai değildir, her hâl kendi olumsuzlanışını içinde taşır ve bu olumsuzlanış yoluyla daha yüksek bir bütünlüğe varır. Fakat Kızılbaş diyalektiği, Hegel’in Geistinin tarihte kendini bilinç düzeyinde gerçekleştirmesi gibi teleolojik, nihaî bir „Mutlak Bilgi“ye varma iddiası taşımaz; burada döngü, bir son noktaya değil, bitimsiz bir dönüşe, ışık-karanlık-ışık biçiminde tekrar eden bir kozmik soluğa işaret eder. Hegel’in tarihi bir yükseliş çizgisi olarak okuduğu yerde, Kızılbaş kozmolojisi daireyi, dönüşü ve kesintisiz devri önceler — o meydanda susturulmak istenen seslerin, bugün hâlâ konuşuyor olması gibi.
Akla Firar
Egemenin dayattığı örgütlü öğretiden kurtuluş, ancak ondan firar etmekle, ona sırtını dönmekle mümkündür. Bu firarın yolu ise akıldan geçer: öğreti, akıl süzgecinden geçirilmeli, bilimin ve muhakemenin terazisinde tartılmalı; bu terazide ağırlığı olmayan kabuller terk edilmelidir. Kızılbaşlık için öğreti, gökten zorla indirilmiş bir dogma değil, aklın ve bilincin varmış olduğu bir sonuçtur — akıl nereye yürürse, öğreti de onunla birlikte yürür.
Ne var ki bu yol, aklı da mutlaklaştırmaz. „Bedenim olmaksızın bedenime dair bilgi yoktur“ düsturu, bilginin her zaman öznel, sınırlı ve eksik olduğunu hatırlatır; bilgi, nesnesinden daima daha az bir şeydir, ona asla tam olarak yetişemez. Bu yüzden hakiki sorgulama, aklın kendisini de sorgulamayı, onun sınırlarını fark edip ötesine — bilinemeze, o adı konmamış „karanlığa“ — yönelmeyi gerektirir. Akıl bir varış noktası değil, bir geçiş kapısıdır. Burada da Hegelci akıl kavramından bir sapma sezilir: Hegel için akıl, sonunda kendi kendini tanıyan, kendine tam olarak şeffaflaşan bir bütünlüktür; Kızılbaş öğretisinde ise akıl, kendi sınırını fark ettiği anda kendi ötesine, bilemediği bir karanlığa doğru alçakgönüllülükle çekilir.
Dışsız Bir Tanrı, İçkin Bir Öğreti
Bu dünya görüşünde evrenin işleyişini ve insanın yönetimini kavramak için varlığın dışında konumlanan bir tanrıya ihtiyaç yoktur; ilahi olan, aşkın değil içkindir, dışarıda değil içeridedir. Öğreti, akılla el ele yürüyen, bireysel özgürlüğü ve sorgulayıcı zihni esas alan bir yaşayış biçimine dönüşür. Bu noktada da Spinoza’nın amor Dei intellectualisi — Tanrı’yı akılla, sezgisel bilgiyle sevme fikri — ile bir tını paylaşılır: her iki gelenekte de kurtuluş, dışarıdan bahşedilen bir lütuf değil, bilme ve anlama çabasının kendisinde içkindir.
Bir Aydınlanma Hareketi Olarak Kızılbaşlık
Böylece Kızılbaşlık, salt bir itikat sistemi olmaktan çıkar; aklın ve bilincin öncülüğünde ilerleyen bir aydınlanma hareketi olarak belirir. Egemen yapılara ve donmuş dogmalara karşı bireyin özgürleşmesini savunur; bu özgürleşme ise ancak sorgulayan, uyanık bir zihinle mümkün olur — o zihin, insanı evrenin sonsuz döngüsüne bilinçli bir katılımcı olarak dâhil eder. Spinoza’nın ratiosundan, Hegel’in Geistinden farklı bir yörüngede seyretse de, Kızılbaş öğretisi de aynı büyük Batı ve Doğu geleneğinin ortak sorusuna cevap arar: insan, kendi bilincinin ve aklının rehberliğinde, dayatılmış olandan nasıl özgürleşir?
Ve bu direniş yalnız Kızılbaşlığa mahsus değildir: tarih boyunca „yasaklanmış,“ ötekileştirilmiş pek çok kültür, akıl ile dayatılmış öğreti arasındaki bu kadim gerilimi kendi diliyle yeniden söylemiştir. Kızılbaşlığın sesi de, insanlığın baskıcı ve dogmatik sistemlere karşı yükselttiği o uzun, kesintisiz direniş korosunun bir parçasıdır — ışığın karanlığa, karanlığın yeniden ışığa dönüştüğü o bitimsiz döngüde, hep akıl ve hep sorgulama safında.
Ve bu koroda, Ankara Garı’nda susturulmak istenen sesler de vardır; onların hatırası, bu satırların içinde, bu sorgulamanın devamında yaşamaya devam eder.
-
Burhan Arslan – Biografi
Burhan Arslan – Alevi İnanç Araştırmacısı 1971 yılında Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı Bulmuş & Palanga Köyü’nde dünyaya gelen Burhan Arslan, çocukluk yıllarını Anadolu’nun kadim kültürü, dayanışma ruhu ve sözlü halk geleneği içerisinde geçirdi. İlkokul eğitimini doğduğu köyde tamamlayan Burhan Arslan, 1979 yılında babasının aile birleşimi kapsamında Almanya’ya göç etmesiyle birlikte ailesiyle beraber Grevenbroich kentine yerleşti….
-
Küllerden Doğan Işık: TİJE
Burhan Arslan Alevi İnanç Araştırmacısı Küllerden Doğan Işık: TİJE Bazı tarihler yalnızca takvimdeki bir günü göstermez; bir halkın hafızasına kazınmış acıyı, direnci ve hakikat arayışını da taşır. 2 Temmuz, işte böyle bir gündür. Sivas’ta yakılmak istenen yalnızca otuz üç can değildi; düşünceydi, sanattı, inançtı, birlikte yaşama umuduydu. Ateşe verilmek istenen, insanlığın ortak vicdanıydı. Otuz üç…

