Soez Cok Sorumluluk Nerede 3 5

Bilmemek, insanın öğrenebileceği bir başlangıçtır. Toplumsal sorumluluk ise bildiğimizin sınırını görebilmeyi, sorulara açık kalmayı ve yanıldığımızda kararımızı düzeltebilmeyi gerektirir.

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Bilmediğini Görmeyen, Topluma Nasıl Yol Gösterir?

Söz Çok, Sorumluluk Nerede? — Kimlik, Yetkinlik ve Toplumsal Öncülük
İkinci Ana Bölüm | 3/5

“Bunu Yapmakta Ne Var?”

Bir düşünce örneğiyle başlayalım.

Bir köyün eski fotoğraflarını, anlatılarını ve belgelerini ortak bir arşivde toplamak istiyoruz. Çalışmayı üstlenmek isteyen biri kendinden emin konuşuyor:

“Fotoğrafları gönderin, hepsini bir yere koyarız. Bunu yapmakta ne var?”

Toplantıdaki bir genç birkaç soru soruyor:

Fotoğraftaki kişilerin adlarını nasıl doğrulayacağız? Tarihi kesin bilinmeyen bir görüntüyü nasıl kaydedeceğiz? Ailelerin paylaşılmasını istemediği belgeler ne olacak? Bir bilgi yanlış çıkarsa kim düzeltecek?

Bu sorular çalışmayı engellemiyor. Yapılacak işin daha dikkatli tanımlanmasına yardımcı oluyor.

Ancak sorumlu kişi şöyle yanıtlıyor:

“Sen bunları bana bırak. Ben ne yaptığımı biliyorum.”

İşte burada bir eşik var.

Kişinin kendine güvenmesiyle, yaptığı işi açıklamaya ve değerlendirmeye açık olması aynı şey değildir. Birlikte çalışacak insanların soruları sürekli susturuluyorsa, güveni neye dayandıracağımızı düşünmemiz gerekir.

Bir insanın bildiğini söylemesiyle, bilgisinin gerekçesini ortaya koyabilmesi arasındaki farkı görebiliyor muyuz?

Bilgi Eksikliği Kimin İçin Geçerli?

Hepimiz bazı konuları bilir, bazılarını bilmeyiz.

Bir öğretmen eğitimi iyi tanıyabilir; fakat bir binanın güvenliğini değerlendirecek teknik bilgiye sahip olmayabilir. Köyün geçmişini bilen biri, dijital kayıt düzenini öğrenmeye ihtiyaç duyabilir. Bilgisayar kullanımında yetkin bir genç de eski bir anlatının dilini ve bağlamını anlamak için büyüklerin deneyimine başvurabilir.

Bunlar insanın değerini azaltan eksiklikler değildir. Birlikte öğrenmenin neden gerekli olduğunu gösterir.

Sorun, belirli bir konuda bildiklerimizden bütün alanlar için yetki çıkardığımızda başlar.

“Ben yıllardır bu kurumdayım” sözü deneyimi anlatabilir. Ancak yeni bir sorunun yanıtı, yalnız görevde geçirilen yıllardan çıkmayabilir.

Aynı biçimde genç olmak, yeni araçları kullanmak veya diploma taşımak da her konuda doğru değerlendirme yapmayı garanti etmez.

Yetkinlik, hangi işi hangi koşullarda yapabildiğimizle birlikte düşünülmelidir.

Kendinden Emin Olmak Neyi Kanıtlar?

Bir konuşmayı dinlerken akıcı cümlelerden etkilenebiliriz. Karşımızdaki kişi duraksamıyor, itirazlara hızla yanıt veriyor ve bütün ayrıntıları biliyormuş gibi görünüyor olabilir.

Fakat konuşmanın etkileyiciliğiyle içeriğin doğruluğunu ayrıca değerlendirmeliyiz.

Kendine güvenen bir insan gerçekten bilgili olabilir. Daha temkinli konuşan biri de konunun güçlüklerini görmüş olabilir. Yalnız konuşma tarzından hareketle ikisinin yetkinliğini kesin olarak belirleyemeyiz.

Katherine Burson, Richard Larrick ve Joshua Klayman’ın 2006 tarihli araştırması, kişilerin başkalarına göre kendi başarılarını değerlendirmelerinde görev güçlüğünün önemini gösteriyor; değerlendirme hatalarının yalnız düşük performanslı kişilere özgü olmadığını ortaya koyuyor. Çalışmanın kapsamı belirli deneysel görevlerdir. Buradan günlük hayatta bir kişiye değişmez karakter veya zekâ hükmü çıkaramayız. Kaynak: Burson, Larrick ve Klayman

Bu nedenle bir tartışmayı “Sen bilmediğini bilmiyorsun” diyerek kapatmak da doğru bir yol değildir.

Karşımızdaki kişiye yönelttiğimiz bilgi ölçüsünü kendimize de uygulamalıyız.

İddianın dayanağı nedir? Hangi durumda geçerlidir? Yanlış olduğunu düşündürecek bir bilgi ortaya çıktığında ne yapacağız?

Bilmediğini Kabul Etmek Neden Zorlaşabilir?

Bir kurumda yöneticiden her soruya hemen yanıt vermesi bekleniyorsa, araştırmak için zaman istemek zayıflık gibi görülebilir.

“Bunu bilmiyorum, öğrenip döneyim” diyen kişiye güvenmek yerine, henüz incelemediği konuda kesin konuşanı öne çıkarabiliriz.

Böyle bir beklentiyi yalnız yönetici üretmez. Dinleyenler olarak biz de sürdürürüz.

Toplantıda tereddüdünü açıklayan kişiyi küçümsüyor muyuz? Bir kararını düzelten yöneticiyi hemen tutarsızlıkla mı suçluyoruz? Yanlışını kabul eden insana düzeltme imkânı veriyor muyuz?

Bunları sormamız gerekir.

Elbette sürekli hazırlıksız gelmek, “Bilmiyorum” sözüyle açıklanıp geçilemez. Bir görev belirli bilgileri öğrenme sorumluluğu da taşır.

Fakat bu sorumluluk, eksikliğini gizlemekle yerine gelmez.

Bilmediğini söylemek bir başlangıçtır; ardından neyi, nasıl ve ne zamana kadar öğreneceğini açıklamak gerekir.

Bilgiyi Paylaşmak Yerine Unvanı Korumak

Bir soruya verilen yanıt bazen açıklama olmaktan çıkar:

“Ben bu işin uzmanıyım.”

“Ben burada senden önce vardım.”

“Bu kadar yıldır yaptıklarımı görmüyor musun?”

Uzmanlık ve deneyim önemlidir. Ancak sorunun yerine geçmemelidir.

Bir işlemin neden o şekilde yapıldığını sormak, kişinin bütün emeğini reddetmek değildir. Bir kararın dayanağını öğrenmek istemek de saygısızlık sayılmamalıdır.

DDP72’deki “Bilmek Neden Güç ve Saygınlık Sağladı?” yazısında, bilgiden doğan güvenin nasıl sorgulanamazlığa dönüşebileceğini ele almıştık.

Burada aynı ilişkiyi görev sorumluluğu açısından düşünelim:

Soru sorulduğunda bilgi mi paylaşılıyor, kişinin konumu mu hatırlatılıyor?

Bilginin gücü, açıklama yapmayı gereksiz kılmamalıdır.

Bir Yanıt Bulmak, Konuyu Kavramak mı?

Bugün bir konuşma veya proje metni hazırlamak için çok sayıda kaynağa ve dijital araca ulaşabiliyoruz.

Bu olanak değerlidir. Fakat başkasından alınmış bir açıklamayı kendi yetkinliğimizin kanıtı gibi sunmadan önce, ne kadarını anladığımızı değerlendirmeliyiz.

Bir metindeki kavramları kendi sözlerimizle anlatabiliyor muyuz? Verilen örnek bizim koşullarımıza uyuyor mu? Dayanak gösterilen kaynağı kontrol ettik mi?

Daha önce “Bilgiye Ulaşmak, Bilmek midir?” yazısında üzerinde durduğumuz ayrım burada da geçerlidir.

Düzgün hazırlanmış bir dosya, uygulamanın bütün sorunlarını çözmüş olduğumuzu göstermez.

Açılıştaki arşiv örneğine dönelim. Fotoğrafları bir klasörde toplamak yararlı bir iştir. Ancak yanlış adı doğruymuş gibi kaydettiğimizde, o yanlışın sonraki kuşaklara aktarılmasına da neden olabiliriz.

Bilmiyorsak kayda bunu yazabilir, başka tanıklıklara başvurabilir ve yeni bilgi geldiğinde düzeltme yapabiliriz.

Kesin olmayanı kesinmiş gibi sunmak yerine, belirsizliği görünür tutmak da sorumluluktur.

Toplum Adına Konuşurken Hangi Sesleri Duymuyoruz?

Bir topluluğa ilişkin bilgi, yalnız yönetim masasında bulunmaz.

Alevî kurumlarında farklı ocakların ve süreklerin deneyimleri vardır. Kadınların, gençlerin, farklı dilleri konuşanların veya kuruma daha seyrek gelebilen insanların anlatıları aynı olmayabilir.

Bir kişinin kendi deneyimini bütün topluluğun tek gerçeği gibi sunması, bu farklılıkları görünmez bırakabilir.

Bir genç uygulamanın kaynağını sorduğunda açıklayabiliyor muyuz? Bir kadın kendi deneyiminin anlatılan eşitlik tablosuyla örtüşmediğini söylediğinde dinliyor muyuz?

Böyle bir itiraz, tek başına bütün geleneğin reddi değildir. Söylediklerimizi yaşanan hayatla karşılaştırma çağrısı olabilir.

Bu karşılaştırmayı yaparken de tek bir deneyimi herkese genellememeliyiz.

Bir toplumu tanımak, kendi bildiklerimizin dışında kalan deneyimlerin de bulunabileceğini kabul etmeyi gerektirir.

Yanlış Karar Nasıl Düzeltilir?

Bir insanın hiç yanılmayacağını bekleyemeyiz. Ancak yanılma ihtimaline karşı nasıl bir işleyiş kurduğumuzu değerlendirebiliriz.

Kararın dayanağı kayda geçirilebilir. Henüz doğrulanmamış bilgiler açıkça belirtilebilir. Gerektiğinde başka bir uzmanın veya deneyim sahibinin görüşüne başvurulabilir.

Yanlış ortaya çıktığında da yalnız sonucu sessizce değiştirmekle yetinmemeliyiz.

Neyin yanlış olduğu, kimi etkilediği ve nasıl düzeltileceği açıklanmalıdır. Aynı hatanın tekrarlanmaması için hangi uygulamanın değişeceği de konuşulmalıdır.

Bu, sorumluluğu bütünüyle “Sistem izin verdi” diyerek dağıtmak değildir. Kararı veren kişinin hesabını, düzeltme imkânıyla birlikte ele almaktır.

Bir kurumun güvenilirliği, yalnız doğru karar sayısıyla değil, yanlışını nasıl ele aldığıyla da değerlendirilebilir.

Düşünmek, Sürekli Kararsız Kalmak mı?

Bütün bilgilerin eksiksiz olmasını beklersek bazı işlere hiç başlayamayabiliriz.

Bu nedenle öğrenmeye açıklığı sürekli ertelemekle karıştırmamalıyız.

Kararın ne kadar geri döndürülebilir olduğunu, yanlışın kimleri etkileyeceğini ve hangi konularda ek inceleme gerektiğini düşünerek ilerleyebiliriz.

Örneğin arşivin dosya düzenini küçük bir denemeyle geliştirebiliriz. Fakat bir kişinin özel belgesini paylaşma kararı, yalnız teknik kolaylığa bakılarak alınmamalıdır.

Her iş aynı ölçüde belirsizlikle yürütülemez. Bazı konularda uzmanlık ve ek kontrol gerekir.

Sorumlu karar, belirsizliğin yokmuş gibi davranıldığı değil, dikkate alındığı karardır.

Küçük Bir Deneme: Son Kararımın Dayanağı Ne?

Bu bölümün sonunda kendi kararlarımızdan birini seçelim.

Bir toplantıda savunduğumuz görüşü veya başkasına verdiğimiz bir öneriyi düşünelim.

Neye dayanıyordu? Doğrudan bildiğimiz bir olguya mı, başka birinden duyduğumuz açıklamaya mı, yoksa kendi yorumumuza mı?

Hangi kısmından eminiz? Neyi henüz kontrol etmedik? Başka hangi bilgi gelirse düşüncemizi değiştirebiliriz?

Bu soruları yanıtlarken bir şeyi fark edebiliriz: Bildiğimizin sınırını görmek, sözümüzü değersizleştirmek zorunda değildir. Daha dürüst ve değerlendirilebilir hâle getirebilir.

Topluma yol göstermek isteyen insanın, öğrenme ihtiyacını geride bıraktığını varsayamayız. Üstlendiği sorumluluk büyüdükçe başkalarının bilgisine ve eleştirisine daha dikkatle yaklaşmasını bekleyebiliriz.

Bizi dinleyenlerin güvenini, yanılmaz görünerek mi; bildiğimizin sınırını ve kararımızın hesabını açık tutarak mı koruyacağız?

Bir sonraki bölümde bu sorgulamayı kimlik ilişkilerine taşıyacağız:

Kimlik Ne Zaman Kendine Karşı Kullanılır?

Yol bir, sürek binbir.

Àşk ile…

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Hazırlanma tarihi: Ekim 2026