ORHAN KEMAL 1

Orhan Kemal, yoksulluğu uzaktan seyrederek değil, onun içinde yaşayarak yazdı. Fabrikanın gürültüsünü, işçinin nasırlı ellerini, ırgatın güneş altında geçen gününü, işsizliği ve ekmek kavgasını edebiyatın merkezine taşıdı. Fakat bütün zorluklara rağmen insandan ve umuttan vazgeçmedi.

ORHAN KEMAL: EMEĞİN, YOKSULLUĞUN VE İNSAN ONURUNUN YAZARI

Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi damarının en güçlü isimlerinden Orhan Kemal, yalnızca roman ve öyküleriyle değil, insana ve topluma bakışıyla da ardında önemli bir miras bıraktı.

Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde dünyaya geldi.

Hayatı kolay olmadı.

Göçü, yoksulluğu, işsizliği, fabrikayı, cezaevini ve geçim sıkıntısını bizzat yaşadı.

Belki de bu nedenle onun eserlerinde anlattığı insanlar hiçbir zaman uzaktan gözlemlenen “yoksullar” değildir.

Onlar hayatın içinden canlardır.

Çukurova onun büyük okuluydu

Orhan Kemal’in edebiyatını anlamak için Çukurova’yı anlamak gerekir.

Pamuk tarlaları…

Fabrikalar…

Irgatlar…

Mevsimlik işçiler…

Köylerinden şehirlere gelen insanlar…

Ekmek peşinde koşan aileler…

Bir tarafta toprak ve sermaye sahipleri, diğer tarafta emeğini satarak yaşamaya çalışan binlerce insan…

Orhan Kemal bütün bu dünyanın içinde yaşadı.

Fabrikalarda işçilik ve kâtiplik gibi farklı işlerde çalıştı. İşçinin sabah fabrikaya nasıl girdiğini, akşam nasıl yorgun çıktığını biliyordu.

Bu nedenle onun edebiyatındaki işçi bir sembol değildir.

Yaşayan bir insandır.

Sever.

Korkar.

Öfkelenir.

Yanlış yapar.

Hayal kurar.

Ve her şeye rağmen yaşamaya çalışır.

Cezaevinde Nâzım Hikmet’le karşılaşması

Orhan Kemal’in yaşamındaki en önemli dönüm noktalarından biri cezaevi yıllarında gerçekleşti.

Siyasi nedenlerle aldığı ceza sırasında Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le tanıştı.

Bu karşılaşma onun edebî gelişiminde önemli bir yer tuttu.

Orhan Kemal başlangıçta şiire yönelmişti. Nâzım Hikmet ise ondaki hikâye anlatma yeteneğini fark ederek düzyazıya yönelmesinde etkili oldu.

Fakat bu ilişki yalnızca usta-çırak ilişkisi değildi.

İki yazarın ortaklaştığı önemli bir nokta vardı:

İnsana ve emeğe duydukları ilgi.

Orhan Kemal daha sonra kendi özgün edebiyat dilini oluşturdu ve Türkçe edebiyatın en güçlü hikâye anlatıcılarından birine dönüştü.

Ekmek kavgasının edebiyatı

Orhan Kemal’in dünyasında belki de en temel kavramlardan biri ekmektir.

Ekmek yalnızca yiyecek değildir.

İştir.

Emektir.

Onurdur.

Hayatta kalabilme mücadelesidir.

Nitekim önemli öykü kitaplarından birinin adı da Ekmek Kavgasıdır.

Bu ifade aslında onun edebiyatının büyük bölümünü özetler.

İnsanların sabah erkenden kalkıp fabrikaya gitmesi…

Pamuk tarlalarında çalışması…

Bir iş bulabilmek için kapı kapı dolaşması…

Çocuklarının karnını doyurmaya çalışması…

Bütün bunlar onun eserlerinde büyük siyasi sloganlardan daha güçlü bir toplumsal anlatıya dönüşür.

Çünkü Orhan Kemal toplumsal düzeni anlatırken önce insanın hayatına bakar.

Bereketli Topraklar Üzerinde

Orhan Kemal’in toplumsal bakışını en açık biçimde gördüğümüz eserlerden biri Bereketli Topraklar Üzerindedir.

Roman, köylerinden Çukurova’ya çalışmaya gelen insanların yaşamını anlatır.

Adı bile büyük bir çelişki taşır.

Toprak bereketlidir.

Pamuk vardır.

Üretim vardır.

Zenginlik vardır.

Ama o zenginliği yaratan emekçiler yoksuldur.

Orhan Kemal tam da bu çelişkinin üzerine gider.

Bir toplum çok şey üretebilir; fakat üretilen zenginlik adil paylaşılmıyorsa, bereket herkes için bereket değildir.

Bu nedenle onun romanlarında sınıfsal eşitsizlik teorik bir kavram olmaktan çıkar.

Bir işçinin sofrasındaki eksik ekmekte görünür.

Fabrikadaki kadınları da gördü

Orhan Kemal’in edebiyatının önemli özelliklerinden biri kadın karakterleridir.

Özellikle yoksul ve emekçi kadınların hayatını görünür kıldı.

Fabrikada çalışan kadın…

Çocuğunu büyütmeye çalışan anne…

Ekonomik bağımsızlığı olmayan genç kadın…

Erkek egemen toplumun baskısıyla karşılaşan kadın…

Onun eserlerinde kadınlar yalnızca erkek kahramanların çevresinde duran kişiler değildir.

Toplumsal düzenin yükünü taşıyan insanlardır.

Orhan Kemal, sınıfsal eşitsizliğin kadınlar üzerinde daha ağır sonuçlar doğurabildiğini gündelik hayatın içinden gösterir.

Köyden şehre değişen Türkiye

Orhan Kemal’in eserleri aynı zamanda Türkiye’nin büyük toplumsal dönüşümünün edebî belgeleri gibidir.

Köylerden şehirlere göç…

Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş…

Fabrikaların büyümesi…

Gecekondular…

Yeni işçi sınıfının ortaya çıkışı…

İşsizlik…

Kent yoksulluğu…

Bütün bunları romanlarında ve hikâyelerinde görmek mümkündür.

Murtaza, Hanımın Çiftliği, Gurbet Kuşları, Bereketli Topraklar Üzerinde gibi eserleri farklı yönleriyle değişen Türkiye’nin insan manzaralarını anlatır.

Ancak Orhan Kemal toplumu istatistiklerle anlatmaz.

Bir ailenin mutfağından anlatır.

Bir fabrika kapısından anlatır.

Bir işçinin cebindeki birkaç kuruştan anlatır.

İşte onun edebiyatının gücü de burada yatar.

Sosyalistti ama insanı slogana dönüştürmedi

Orhan Kemal toplumcu ve sosyalist bir dünya görüşüne sahipti.

Sınıfsal eşitsizliği, emek sömürüsünü ve yoksulluğu eserlerinin merkezine taşıdı.

Fakat romanlarını siyasi bildirgelere dönüştürmedi.

İnsanlarını “iyi işçi”, “kötü patron” gibi basit kalıplara hapsetmek yerine onların çelişkilerini de gösterdi.

Yoksul insan her zaman iyi değildir.

Zengin insan yalnızca tek boyutlu bir kötülük değildir.

Ezilen insan da hata yapabilir.

Çünkü onun için edebiyatın merkezinde ideolojik kalıplardan önce gerçek insan vardır.

Bu yaklaşım Orhan Kemal’i güçlü kılar.

Toplumsal gerçekliği gösterirken insanın kişiliğini yok etmez.

Yoksulu acındırmadı

Orhan Kemal’in edebiyatındaki en değerli özelliklerden biri de budur.

Yoksulları anlatırken onları acınacak insanlar olarak sunmaz.

Onların onurunu korur.

İnsanlar aç olabilir.

İşsiz olabilir.

Üstleri başları eski olabilir.

Ama yine de âşık olabilirler.

Gülebilirler.

Şakalaşabilirler.

Hayal kurabilirler.

Birbirlerine yardım edebilirler.

Orhan Kemal’in insan sevgisi burada kendisini gösterir.

Yoksulluk insanın bütün kimliği değildir.

İnsan yoksulluğundan çok daha büyük bir varlıktır.

Umut onun edebiyatının temelidir

Orhan Kemal ağır toplumsal koşulları anlattı.

Ama karanlığın edebiyatını yapmadı.

Onun eserlerinde sömürü vardır.

Yoksulluk vardır.

İşsizlik vardır.

Haksızlık vardır.

Fakat yaşam da vardır.

Çocukların sesi vardır.

Aşk vardır.

Dayanışma vardır.

İnsanların birbirine uzattığı el vardır.

Bu nedenle onun gerçekçiliği umutsuzluk üretmez.

Yaşam ne kadar ağır olursa olsun insanın değişebilme ve yaşamını değiştirebilme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmaz.

Onun toplumsal duruşu nerede duruyordu?

Orhan Kemal yüksek perdeden konuşan bir politik hatip değildi.

Onun asıl kürsüsü romanları ve hikâyeleriydi.

Toplumsal duruşu ise oldukça belirgindi:

Emekten yanaydı.

Yoksuldan yanaydı.

Sömürülen insanın yanındaydı.

İnsanın insanı ezmesine karşıydı.

Toplumsal eşitsizliğe karşıydı.

Ama bütün bunların üzerinde insanın onurundan yanaydı.

Onun edebiyatında işçinin nasırlı eli ile insanlık arasında bir mesafe yoktur.

Tam tersine, o nasırlı eller hayatı üretmektedir.

Birbirine benzeyen iki büyük Çukurova, iki ayrı edebiyat

Yaşar Kemal ile Orhan Kemal’in yolları burada ilginç biçimde yan yana gelir.

İkisi de Çukurova’nın insanlarını anlattı.

İkisi de yoksulluğu, emeği ve eşitsizliği gördü.

Ama iki ayrı edebiyat dünyası kurdular.

Yaşar Kemal’in Çukurova’sında doğa, destanlar, dağlar ve başkaldırı daha güçlüdür.

Orhan Kemal’in Çukurova’sında ise fabrika, işçi, gündelik hayat ve ekmek kavgası daha belirgindir.

Biri toprağın destanını anlatırken diğeri fabrikanın vardiyasına girer.

İkisinin buluştuğu yer ise insandır.

Sürgünün başka biçimi: Geçim derdi

Bazı yazarlar ülkelerinden sürgün edildi.

Orhan Kemal’in yaşamında ise başka türlü bir sıkışmışlık vardı:

Sürekli geçim mücadelesi.

Yazmak onun için yalnızca sanatsal üretim değil, aynı zamanda ailesinin geçimini sağlama yoluydu.

Bu nedenle çok çalıştı.

Öyküler, romanlar, senaryolar yazdı.

Edebiyatın büyük isimlerinden biri olmasına rağmen hayatının önemli bölümünde ekonomik zorluklarla mücadele etti.

Belki de bu durum, eserlerinde ekmek kavgasının neden bu kadar gerçek olduğunu açıklayan unsurlardan biridir.

Sofya’da son yolculuk

Orhan Kemal 2 Haziran 1970’te, Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da yaşamını yitirdi.

Henüz 55 yaşındaydı.

Arkasında romanlar, öyküler, oyunlar ve senaryolardan oluşan büyük bir edebiyat mirası bıraktı.

Fakat bıraktığı şey yalnızca kitaplar değildir.

Türkiye’nin belirli bir dönemindeki emekçilerin, köylülerin, fabrika işçilerinin, kadınların, çocukların ve göçmenlerin yaşamlarını da gelecek kuşaklara taşıdı.

Onun sayesinde tarihin büyük kitaplarında adı geçmeyen binlerce insan edebiyatın belleğine girdi.

Orhan Kemal neden bugün hâlâ güncel?

Çünkü ekmek kavgası bitmedi.

Bugün de insanlar sabahın erken saatlerinde işe gidiyor.

Bugün de işçiler geçim derdi yaşıyor.

Bugün de mevsimlik tarım işçileri tarlalarda çalışıyor.

Bugün de kadın emeği çoğu zaman görünmez kalıyor.

Bugün de insanlar köylerinden ve ülkelerinden iş bulabilmek için göç ediyor.

Bugün de çalışan insanların ürettiği zenginlik ile aldıkları pay arasındaki uçurum tartışılıyor.

Bu nedenle Orhan Kemal’i okuduğumuzda yalnızca 1940’ların ya da 1950’lerin Türkiye’sini okumuyoruz.

Bugünün insanından da izler görüyoruz.

Çünkü teknoloji değişse de insanın ekmek, emek, adalet ve onur mücadelesi devam ediyor.

Orhan Kemal’in büyüklüğü belki de tam burada yatıyor.

O, tarihin büyük kahramanlarını değil, çoğu zaman kimsenin adını hatırlamadığı insanları anlattı.

Fabrika kapısındaki işçiyi…

Pamuk tarlasındaki ırgatı…

Çocuğuna ekmek götürmeye çalışan babayı…

Hayata tutunmaya çalışan kadını…

Köyünden kente gelen genci…

Ve bütün bunları yaparken onların üzerine yukarıdan bakmadı.

Yanlarında yürüdü.

Onları acındırmadan, küçümsemeden, insanlıklarını ellerinden almadan yazdı.

Bu nedenle Orhan Kemal’in edebiyatı yalnızca toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli bir mirası değildir.

Aynı zamanda bize çok temel bir şeyi hatırlatır:

Bir toplumun gerçek hikâyesini anlamak istiyorsak, önce o toplumun ekmeğini üreten insanların hikâyesine bakmalıyız.

Orhan Kemal tam da oraya baktı.

Ve gördüklerini insan sevgisiyle harmanlayarak edebiyatın belleğine bıraktı.

Orhan Kemal’i; emeğin, ekmek kavgasının ve insan onurunun büyük anlatıcısını sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

ORHAN KEMAL 01