“Demek su kimin, toprak kiminse; motor, elektrik ve ışık kiminse, demek sultan odur.”
KİRTİM KİRT
Can yoktu.
Sevda düşe,
kurt yoktu ki kızıl kana üşe.
Yoktu ki yol geçe,
yoktu ki haber ulaşa.
Gül yoktu ki,
dal yoktu ki.
Ve döne döne ateş,
döne döne madde;
gökler yarıla dürüle,
dağlar savrula devrile,
kırla döküle yıldız,
sular evrile çevrile;
dövüşe dövüşe madde,
değişe tokuşa madde.
Öyle bir vakte erdi ki devran:
Döne döne esir,
döne döne gaz,
döne döne atom,
döne döne madde;
dövüşe çekişe madde,
vuruşa vuruşa madde.
Ve zaman değişe değişe yosun,
titreşe yeşileşe,
ışık dura değişe.
Öyle bir vakte erdi ki devran:
“Ha!” dedi,
kırdı zincirini
içerdeki mahkûm,
içerdeki adam.
Demir bağrışa bağrışa,
zindan çağrışa çağrışa
şöyle buyurdu ki Yusuf:
Dört kitaptan daha büyük.
Demek bu hayat
önce sana, bana yük.
Demek su kimin,
toprak kiminse;
motor,
elektrik
ve ışık kiminse,
demek sultan odur.
Demek insan bölük bölük:
Ya yaşıyorsun,
ya ölüyorsun demek.
Nasıl yaşıyorsan,
öyle düşüyorsun demek.
Demek insan
en yüce mertebede hayvandır.
Yeni anladım:
Alet kullanan
ve yapan.
Tilki tarlayı
masallarda sürer,
manyak uyu
çeviremez tavşan.
Devrile başındaki kader,
döküle dilindeki yalan,
tutuşa beynindeki kibrit.
Kirtim kirt,
kirtim kirt,
kirtim de kirt,
kirtim de kirtim.
İşte kirt.
Enver Gökçe’nin Hayatına Açılan Kapı
Enver Gökçe, 1920 yılında Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Çit köyünde, bir gözünü çocuk yaşta çelik-çomak oyununun bıraktığı yarayla kaybedecek, babasını da erken yaşta yitirecek bir çocuk olarak doğduğunda, henüz “Kirtim Kirt”in tezgâhında örülecek şiirin hangi zindanda doğacağını bilmiyordu.
Ankara’ya göçen, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde divan edebiyatına ve Türk lehçelerine vukûfiyet kazanan bu genç, kaderini akademinin sükûnetinde değil, siyasî bilincin fırtınasında bulacaktı.
1951’de “komünizm propagandası” suçlamasıyla tutuklanan Gökçe, İstanbul Harbiye Cezaevi’nden Yıldız’daki Güvercinlik’e, oradan Adana Cezaevi’ne sürüklendi; Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nın tabutluklarında iki yıl süren ağır işkenceye maruz kaldı.
“Yusuf ile Balaban Destanı” işte bu karanlığın rahminde doğdu.
Hapishane hayatının tekdüzeliğine karşı sanata sarılan şairin elinden, otuz şiirlik bir bütün olarak kısa bir sürede döküldü.
Ne var ki tarihin acımasız bir cilvesiyle bu emeğin büyük kısmı sürgünler ve aramalar arasında kayboldu; bize yalnızca parçalar ve kırıntılar ulaşabildi.
Gökçe, yoksulluk ve unutuluşla boğuşarak sürdürdüğü ömrünü 19 Kasım 1981’de Ankara’da, bir akrabasının evinde noktaladı.
Biyografi ile Şiirin Birbirine Karıştığı Yer
İşte tam bu noktada biyografi ile metin birbirine karışır.
Çünkü “Kirtim Kirt”i okumak, aslında Enver Gökçe’nin bedenine yazılmış bir tanıklığı okumaktır.
Şiir, klasik bir terkîb-i bend mantığıyla değil, âdeta kozmogonik bir şiir olarak açılır.
“Kozmogoni”, evrenin doğuşunu ve oluşumunu açıklayan düşünce ve anlatıları ifade eder.
Şiirin ilk dizesi son derece yalındır:
“Can yoktu.”
Bu başlangıç, mutlak bir yokluk hâlini çağrıştırır.
Fakat Gökçe oluşu ilahî bir buyruğa bağlamaz.
Onun şiirinde hareketin merkezinde madde vardır.
Maddenin Kendi İç Hareketi
Ateşten atoma, atomdan gaza, gazdan yosuna uzanan çizgi, diyalektik materyalist düşüncenin şiirsel bir karşılığı olarak okunabilir.
Madde durağan değildir.
Dönüşür.
Çarpışır.
Değişir.
Bir başka biçime geçer.
Şiirde bunu sürekli tekrar eden fiiller taşır:
“Dövüşe dövüşe…”
“Değişe tokuşa…”
“Vuruşa vuruşa…”
Madde kendi içindeki hareket ve çelişkiler yoluyla başka bir niteliğe dönüşür.
Ve sonunda canlılığa, oradan insana ulaşır.
İnsan Ortaya Çıktığında Asıl Mesele Başlar
Fakat insanın ortaya çıkması şiirin sonu değildir.
Tam tersine, asıl mesele burada başlar.
“Ha!” dedi,
kırdı zincirini
içerdeki mahkûm,
içerdeki adam.
Bu nida yalnızca hapishanedeki bir insanın zincir kırması değildir.
Aynı zamanda bir bilinç anıdır.
İnsan artık yalnızca var olan değil, varlığını ve içinde yaşadığı dünyayı sorgulayan özne hâline gelir.
Klasik insan tanımları burada geri çekilir.
İnsanın ayırt edici özelliği yalnızca düşünmesi ya da konuşması değildir.
Şair bunu çok daha doğrudan söyler:
“Alet kullanan
ve yapan.”
Bu iki dize, şiirin felsefî omurgalarından biridir.
İnsan, üretim içinde kendisini ve dünyayı dönüştüren varlık olarak ortaya çıkar.
Emek, Mülkiyet ve İktidar
Şiir bundan sonra doğa felsefesinden toplumsal ve siyasal alana geçer.
Yusuf’un ağzından gelen şu dizeler belirleyicidir:
“Demek su kimin,
toprak kiminse;
motor,
elektrik
ve ışık kiminse,
demek sultan odur.”
Burada mülkiyet ile iktidar arasındaki ilişki çıplak biçimde ortaya konur.
Suya kim sahip?
Toprağa kim sahip?
Üretim araçlarını kim kontrol ediyor?
Enerjiyi kim yönetiyor?
Şairin cevabı açıktır:
İktidar, üretim araçlarının ve yaşam kaynaklarının kimin elinde olduğuyla doğrudan ilişkilidir.
Bu nedenle zindan yalnızca baskının mekânı değildir.
Aynı zamanda düşüncenin yoğunlaştığı bir yere dönüşür.
Yusuf özgürlüğünü kaybettiği anda, kendisini çevreleyen toplumsal düzenin işleyişini başka bir açıklıkla görmeye başlar.
Zindan Bir Bilgi Mekânına Dönüşür
Bu yönüyle şiir, hapishaneyi yalnızca kapatılma alanı olarak değil, düşüncenin üretildiği bir mekân olarak ele alan daha geniş bir geleneğe yaklaşır.
Özgürlüğün fiziksel olarak sınırlandığı yerde düşünce bazen çok daha keskin hâle gelir.
Duvarlar insanı dünyadan ayırırken, aynı zamanda dünyanın nasıl işlediğini yeniden düşünmeye zorlar.
Enver Gökçe açısından da hapishane yalnızca yaşanan bir zulüm değildir.
Şiirin ham maddesine dönüşür.
Bu nedenle Yusuf’un zindanı ile Gökçe’nin yaşadığı hapishane deneyimi birbirinden bütünüyle ayrı okunamaz.
“Kirtim Kirt” Ne Anlatıyor?
Bütün kozmik, felsefî ve toplumsal katmanların birleştiği yer şiirin adını taşıyan sestir:
Kirtim kirt.
Bu ses yalnızca mekanik bir gürültü değildir.
Dokuma tezgâhının sesidir.
Emeğin sesidir.
Kadının emeğinin,
köylünün emeğinin,
işçinin emeğinin
ritmik izidir.
Tezgâh ileri gider.
Geri gelir.
İplikler birbirine geçer.
Tek tek bakıldığında anlamı olmayan ipliklerden sonunda bir bütün oluşur.
Şiirde tarih de buna benzer biçimde örülür.
Tarih Bir Tezgâh Gibi İşler
Tarih düz bir çizgi değildir.
Tekrarlar vardır.
Çatışmalar vardır.
Geri dönüşler vardır.
Kopuşlar vardır.
Yeni başlangıçlar vardır.
Tıpkı dokuma tezgâhının ileri geri hareketi gibi:
Kirtim kirt.
Bu tekrar yalnızca şiirin ritmini oluşturmaz.
Aynı zamanda tarihin hareketini de duyulur hâle getirir.
Madde dönüşür.
İnsan ortaya çıkar.
İnsan üretir.
Üretim mülkiyet yaratır.
Mülkiyet iktidar doğurur.
İktidar eşitsizlik üretir.
Ve insan yeniden zincirini kırmaya çalışır.
Tezgâh tekrar çalışır.
Kirtim kirt.
Yusuf ile Enver Gökçe Arasındaki Ayna
Şiirin kahramanı Yusuf ile şiiri yazan Enver Gökçe arasında giderek güçlü bir paralellik oluşur.
Yusuf zindanda dünyayı yeniden anlamlandırır.
Gökçe de baskı, tutukluluk ve işkence deneyimi içerisinde şiiri bir direniş alanına dönüştürür.
Böylece şiirin anlattığı dünya ile şiirin üretildiği dünya birbirinin içine geçer.
Destanın kahramanı, destanı yazan şairin aynasına dönüşür.
Bu nedenle “Kirtim Kirt” yalnızca bir şiir değildir.
Maddenin sessizliğinden başlayıp insanın emeğine,
emeğin mülkiyetle çatışmasına,
mülkiyetin iktidarla ilişkisine
ve nihayet bir şairin kendi bedeninde somutlaşan direnişe kadar uzanan çok katmanlı bir tarih okumasıdır.
Sonuç: Tezgâh Hâlâ Çalışıyor
“Kirtim Kirt”in gücü, büyük felsefî ve siyasal meseleleri gündelik bir sesin içine yerleştirmesinde saklıdır.
Bir dokuma tezgâhının sesi…
Bir zindanın demirleri…
Bir insanın zinciri…
Bir işçinin emeği…
Bir köylünün toprağı…
Bir mahkûmun düşüncesi…
Ve bir şairin kalemi.
Hepsi aynı ritimde birleşir:
Kirtim kirt.
Şiir böylece yalnızca geçmişte yaşanmış bir dönemin tanıklığı olmaktan çıkar.
İnsanın üretimle, mülkiyetle, iktidarla ve özgürlükle ilişkisini sorgulayan güncel bir metne dönüşür.
Belki de bu yüzden Enver Gökçe’nin şiirindeki tezgâh hâlâ çalışıyor.
İpler değişiyor.
Eller değişiyor.
Çağ değişiyor.
Ama soru değişmiyor:
Su kimin?
Toprak kimin?
Emek kimin?
Ve bütün bunların üzerinde söz sahibi olan kim?
Kirtim kirt…
Kirtim kirt…
Tezgâh dönüyor.
Tarih örülmeye devam ediyor.
06.10.2026
-
Münir Özkul: Mahmut Hoca’dan Yaşar Usta’ya Bir Halk Sanatçısı
Münir Özkul’un canlandırdığı Mahmut Hoca, Yaşar Usta ve benzeri karakterlerde ortak bir çizgi vardı: İnsanın değerini parayla, makamla ve güçle değil; emek, sevgi, dayanışma ve…
-
Adile Naşit: Kahkahasının Ardında Bir Halkın Hafızası
Adile Naşit yalnızca bir sinema oyuncusu değildi. Yeşilçam’da dayanışmanın, şefkatin ve mahalle kültürünün yüzü; televizyonda ise bir kuşağın “Masalcı Teyze”si oldu. Adile Naşit: Kahkahasının Ardında…
-
Kemal Sunal: Halkın Gülüşünde Saklı Toplumsal Gerçeklik
Kemal Sunal yalnızca güldüren bir oyuncu değildi. Onun sinemasında işçi, köylü, kapıcı, memur, çöpçü ve işsiz konuştu; mizahın arkasından Türkiye’nin eşitsizlikleri, adaletsizlikleri ve gündelik hayatın…
-
Kadir İnanır: Sinemadan Toplumsal Hafızaya Uzanan Bir Yaşam
Kadir İnanır, yarım asrı aşan sanat yaşamında yalnızca Yeşilçam’ın unutulmaz yüzlerinden biri olmadı; toplumsal sorunlara söz söyleyen, barışı ve birlikte yaşamı savunan sanatçı kimliğiyle de…
-
Mustafa Suphi ve Onbeşler
Karadeniz’in Karanlık Gecesi: Mustafa Suphi ve Onbeşler Bir yolculuk yarım kaldı. On beş insan Karadeniz’in karanlığında yaşamdan koparıldı; fakat onların hikâyesi Türkiye’nin toplumsal ve siyasal…
-
Sabahattin Ali
Bir Kalem Susturuldu, Sözleri Kaldı: Sabahattin Ali Bir Kalem Susturuldu, Sözleri Kaldı: Sabahattin Ali Onu susturmak isteyenler bir insanın yaşamına son verdiler; fakat yazdıklarının toplumun…
