Soez Cok Sorumluluk Nerede 2 5

İnsanın daha iyi bir yaşam istemesiyle, ortak yaşamda her şeyin kendi elinde kalmasını istemesi aynı değildir. Doyumsuzluk, yalnız daha fazlasını arzuladığımızda değil, başkasının payına ve söz hakkına yer bırakmadığımızda toplumsal bir soruna dönüşür.

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Doyumsuzluk Ne Zaman Ortak Hayatı Tüketir?

Söz Çok, Sorumluluk Nerede? — Kimlik, Yetkinlik ve Toplumsal Öncülük
Birinci Ana Bölüm | 2/5

Ortak Odanın Anahtarı

Bir düşünce örneğiyle başlayalım.

Bir köyde çocukların ders çalışabileceği küçük bir oda hazırlanıyor. Kimi boya yapıyor, kimi kitap getiriyor, kimi giderlere katkı sunuyor.

İçlerinden biri daha fazla sorumluluk üstleniyor. Ustaları buluyor, alışverişi yapıyor ve işin tamamlanmasını sağlıyor.

Aylar sonra birkaç genç, odada düzenli bir okuma çalışması yapmak istiyor. Anahtarı ve kullanım saatlerini soruyor.

Şu yanıtı alıyorlar:

“Ben bu kadar uğraştım. Benim haberim olmadan burada bir şey yapılamaz.”

Emek veren insanın katkısı açıktır. Ancak ortak kullanımın nasıl düzenleneceği sorusu, bir kişinin iznine bağlanmıştır.

Burada gerçekten korunması gereken bir güvenlik veya bakım sorunu olabilir. Bunları konuşmak gerekir. Fakat emek vermiş olmak, ortak mekânın bütün kararlarını sürekli elinde tutmak için yeterli bir gerekçe midir?

İlk bölümde toplumun önüne çıkan insanı hangi ölçülerle değerlendirdiğimizi sorduk. Şimdi daha yakından bakacağız:

Üstlendiğimiz bir sorumluluğu ne zaman kendimize ait bir alana dönüştürüyoruz?

Daha İyisini İstemek Doyumsuzluk mudur?

Önce önemli bir ayrımı koruyalım.

Güvenli bir ev, yeterli gelir, eğitim ve sağlık imkânı istemek insanın yaşam ihtiyacıdır. Sürekli borç içinde yaşayan birinin geçim güvencesi araması, açgözlülük olarak anlatılamaz.

Bir kadının kendi gelirine sahip olmak istemesi, bir gencin ailesinden bağımsız bir yaşam kurmaya çalışması veya bir çalışanın emeğinin karşılığını talep etmesi de küçümsenmemelidir.

“Azla yetin” sözü, başkasının yoksunluğunu sürdürmenin gerekçesine dönüşebilir.

İnsanın öğrenmek, üretmek ve yaşamını geliştirmek istemesinde de yanlışlık yoktur. Kendimizi geliştirme isteği olmadan pek çok ortak çalışma başlayamaz.

Bu yazıda sorguladığım, ihtiyacını karşılamaya veya kendini geliştirmeye çalışan insan değildir.

Ortak kaynak, görev ve görünürlük üzerinde sürekli daha fazla denetim isteyen; bu denetimin başkalarına ne yaptığını değerlendirmeye kapanan davranışlardır.

Yalnız Para Değil, Söz ve Görünürlük de Birikebilir

Doyumsuzluğu yalnız servet üzerinden düşünürsek günlük ilişkilerdeki başka sahiplenmeleri göremeyebiliriz.

Her toplantıda son sözü söylemek istemek…

Her başarıda kendi adının öne çıkmasını beklemek…

Başkasının yürüttüğü bir çalışmayı da kendi iznine bağlamak…

Yeni insanların sorumluluk almasını desteklediğini söyleyip karar alanını paylaşmamak…

Bunlar üzerinde durabileceğimiz somut davranışlardır. Ancak tek bir olaydan kişinin bütün karakterine ilişkin hüküm çıkarmamalıyız.

Bir insan neden her ayrıntıyı kendisi kontrol ediyor? Hata yapılacağından mı çekiniyor? Görevler yeterince açık olmadığı için mi? Yoksa ortak kararın kendisinden bağımsız işlemesini mi istemiyor?

Yanıtı, zihnini okuduğumuzu varsayarak bulamayız. Açıklamasını dinlemeli; bilgi paylaşmaya, sınır belirlemeye ve görev devrine nasıl karşılık verdiğine bakmalıyız.

Niyete ilişkin tahminimizden önce, davranışın başkalarının alanını nasıl etkilediğini değerlendirebiliriz.

“Ben Yaptım” Sözü Neyi Haklı Çıkarır?

Ortak bir işin arkasında çoğu zaman görünmeyen emekler bulunur.

Bir etkinliğin konuşmacısı hatırlanır. Fakat salonu hazırlayan, ulaşımı düzenleyen, yemek yapan veya çocuklarla ilgilenen insanların emeği aynı ölçüde görünmeyebilir.

Bu nedenle emeği tanımak önemlidir. Teşekkür etmek, katkıyı kayda geçirmek ve yükü adil paylaşmak gerekir.

Bunun yanında şu sınırı da korumalıyız:

Bir insanın yaptığı işin değerini kabul etmek, bütün gelecek kararları ona bırakmak anlamına gelmez.

“Ben olmasaydım olmazdı” sözü geçmişteki bir katkıyı anlatabilir. Fakat bu söz yeni bir öneriyi susturmak için kullanıldığında, emek bir yetki gerekçesine çevrilir.

Aynı şekilde “Gönüllülük yapıyorsun, hiçbir şey beklememelisin” demek de adil değildir. İnsan yaptığı katkının görülmesini ve sürekli yalnız bırakılmamayı bekleyebilir. Düzenli ücretli görev gerekiyorsa bunun koşulları da açıkça konuşulabilir.

Emeğin karşılığını tanımakla emeği sınırsız karar hakkına dönüştürmek arasındaki sınırı birlikte kurmalıyız.

Görev Ne Zaman Kişinin Malı Gibi Görülür?

Jo Freeman, The Tyranny of Structurelessness yazısında, bir kişide çok uzun süre kalan sorumlulukların o kişinin mülkü gibi görülmeye başlayabileceğini tartışır. Aynı zamanda görevlerin aşırı sık değiştirilmesinin öğrenmeyi zorlaştırabileceğine dikkat çeker. Görev devrini bilgi aktarımıyla birlikte düşünmemiz için yararlı bir uyarıdır. Kaynak: Jo Freeman

Demek ki mesele yalnız bir kişiyi görevden almak değildir.

Kurumun bilgisi nerede tutuluyor? Yeni biri işi öğrenebiliyor mu? İletişim bilgileri, hesaplar ve belgeler kişisel erişime mi bağlı? Görevli ayrıldığında ortak çalışma devam edebiliyor mu?

Bunları sormadığımızda, kişisel fedakârlıkla başlayan bir iş zamanla kişisel bağımlılık üretebilir.

Başlangıçta “İşler yürüsün” diye her şeyi üstlenen insanın, daha sonra görevini paylaşması da zorlaşabilir. Bu nedenle görev devri yalnız sona yaklaşınca konuşulacak bir konu olmamalıdır.

Ortak işin hafızası, tek bir insanın yanında değil, kurumun erişilebilir kayıtlarında da yaşamalıdır.

Daha Çok Katkı, Daha Çok Söz Hakkı mı?

Bir kurumun kaynaklara ihtiyacı vardır. Aidat, bağış ve gönüllü emek ortak hizmeti mümkün kılabilir.

Ancak maddi katkının miktarı, insanın değerinin veya sözünün ölçüsü hâline gelmemelidir.

Bir kişi daha fazla bağış yapabildiği için programı tek başına belirleyebiliyorsa, daha az imkânı olanların yeri ne olacaktır?

Ortak bir çalışma gönüllü destekle kurulurken, destek sunanın hangi beklentiyle hareket ettiği baştan açık olmalıdır. Bağışın amacı, kullanım sınırları ve hesabı konuşulabilir. Fakat destek ilişkisi, insanların iradesini satın alan bir düzene dönüşmemelidir.

Bu soru Alevî kurumları için de önemlidir. Bir cemevine katkı sunmak, farklı canların inanç yorumunu belirleme veya eleştirisini susturma yetkisi vermemelidir.

Rızalık ve eşit canlık üzerine konuşuyorsak, daha az maddi imkânı olanın sözünü de aynı dikkatle dinleyebilmeliyiz.

Doyumsuzluk Korkudan Beslenebilir mi?

Bazen bir insan konumunu bırakırsa unutulacağını düşünebilir. Başkasının başarılı olmasını, kendi katkısının değersizleşmesi gibi yaşayabilir.

Bunlar bazı davranışlar için araştırılabilecek olası açıklamalardır; dışarıdan kişiye yapıştırılacak teşhisler değildir.

Bir insanın kaygısını anlamaya çalışmak, başkalarının hakkını daraltmasını kabul etmek anlamına da gelmez.

Topluluk olarak biz de kendi davranışımıza bakmalıyız. Görevden ayrılan kişiyi hemen unutuyor muyuz? Deneyiminden yararlanmanın tek yolu, onu sürekli aynı makamda tutmak mı?

İnsanların katkısını görev sona erdikten sonra da tanıyabiliriz. Deneyim aktarımı, danışma ve eğitim için alan açabiliriz.

Görevi devretmek, insanın değerini kaybetmesi olarak yaşanmamalıdır.

Ortak Hayat Nasıl Yıpranır?

Her kararın aynı kişinin onayından geçmek zorunda olduğu düşünce örneğimize dönelim.

Gençler bir süre sonra yeni çalışma önermekten vazgeçebilir. Diğer gönüllüler kendilerini yalnız verilen işi yapan kişiler gibi görebilir. Anahtarı tutan kişi de bütün yükün kendisinde kalmasından yakınabilir.

Böylece herkesin kaybettiği bir işleyiş ortaya çıkabilir: Birinin denetim alanı genişlerken ortak çalışmanın gücü daralır.

Burada yalnız yöneticiyi suçlayarak yetinemeyiz. Belirsiz görevleri, paylaşılmayan bilgiyi ve yükün birkaç kişiye bırakılmasını da değiştirmeliyiz.

DDP72’deki “Başka Türlü Örgütlenmek Mümkün mü?” yazısında, ortak kararın günlük işleyişte nasıl karşılık bulabileceğini tartışmıştık. Bu bölümün sorusu da o tartışmaya bağlanıyor:

Kurduğumuz düzen, yeni insanların katkısını mümkün kılıyor mu; yoksa mevcut konumları korumaya mı çalışıyor?

Küçük Bir Deneme: Paylaşabildiğim Ne Var?

Bu yazının sonunda kendimize yakın bir yerden başlayalım.

Yürüttüğümüz tek bir görevi seçelim. O göreve ilişkin yalnız bizde bulunan bilgileri düşünelim. Bunların hangileri, kişisel verileri ve gerekli gizliliği koruyarak, başka bir görevliyle paylaşılabilir?

Bir işi birlikte öğrenmeye zaman ayırabilir miyiz? Bir sonraki çalışmada kararın bir bölümünü başka birine bırakabilir miyiz? İşi devrettiğimizde her farklı tercihi yanlış saymadan değerlendirebilir miyiz?

Bu soruları yalnız başkalarına yöneltmeyelim.

Bir arkadaşımızın başarısını, kendi yerimizin daralması gibi mi görüyoruz? Katkımızın tanınmasını isterken başkalarının emeğini aynı açıklıkla anıyor muyuz?

Doyumsuzluğu sorgulamak, insanın bütün isteklerinden vazgeçmesini istemek değildir. İsteklerimizin ortak yaşamda hangi sınırlarla karşılaşması gerektiğini düşünmektir.

Kendimize daha iyi bir hayat isterken başkasının payına, söz hakkına ve gelişme imkânına da yer bırakabiliyor muyuz?

Ortak hayatın geleceği, bu soruya vereceğimiz yanıtta da saklıdır.

Bir sonraki bölümde başka bir kesinliği ele alacağız:

Bilmediğini Görmeyen, Topluma Nasıl Yol Gösterir?

Yol bir, sürek binbir.

Àşk ile…

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Hazırlanma tarihi: Ekim 2026