Tuncel Kurtiz’i yalnızca “Ramiz Dayı” olarak anmak, onun sanatını ve düşünce dünyasını fazlasıyla daraltır. O, tiyatrodan sinemaya, sürgünden Anadolu’ya dönüşe uzanan yaşamında; özgürlükten, eşitlikten, halktan ve kültürel köklerden yana tavrını koruyan güçlü bir sanatçı ve aydındı.
TUNCEL KURTİZ: SANATI HALKTAN, SÖZÜ ANADOLU’DAN YANA BİR USTA
Tuncel Kurtiz, Türkiye tiyatro ve sinema tarihinin en kendine özgü isimlerinden biridir.
1 Şubat 1936’da İzmit’in Bahçecik nahiyesinde doğdu. Babasının görevi nedeniyle çocukluğu boyunca çok sayıda şehirde yaşadı; Kırıkkale’den Posof’a, Ayvalık’tan Edremit’e kadar farklı coğrafyalarda büyüdü. Üniversitede hukuk, İngiliz filolojisi, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi gibi farklı alanlarda eğitim gördü ancak hiçbirini tamamlamadı. 1958’de Haldun Dormen Tiyatrosu’nda sahneye çıkarak profesyonel oyunculuk yolculuğuna başladı. Cumhuriyet
Ama onun asıl okulu yalnızca tiyatro değildi.
Hayattı.
Yollardı.
İnsanlardı.
Ve Anadolu’ydu.
Oyunculuğu bir meslekten çok hayat biçimi olarak gördü
Tuncel Kurtiz için oyunculuk yalnızca sahnede bir karakteri canlandırmak değildi.
İnsanı anlamaktı.
Bir köylünün yüzündeki acıyı…
Bir işçinin yorgunluğunu…
Bir mahpusun suskunluğunu…
Bir sürgünün yalnızlığını…
Ve bazen de bir insanın bütün çelişkilerini bedeninde taşımaktı.
Bu nedenle rollerinde hep güçlü bir gerçeklik duygusu vardır.
Oynadığı karakteri süslemez.
Onu insanlaştırır.
İyi-kötü ayrımına sıkıştırmaz.
İnsan denen varlığın karmaşıklığını göstermeye çalışır.
Yılmaz Güney’le kurduğu yaratıcı bağ
Tuncel Kurtiz’in sinema tarihindeki yerini anlatırken Yılmaz Güney ile yaptığı çalışmaları ayrı bir yere koymak gerekir.
Umut, Sürü ve Duvar gibi filmler, Türkiye toplumunun sınıfsal yapısını, yoksulluğunu, devletle birey arasındaki gerilimi ve kırsal hayatın sert gerçeklerini anlatan önemli yapımlardır. Kurtiz bu filmlerde yalnızca oyuncu olarak bulunmadı; aynı zamanda toplumcu sinema anlayışının güçlü yüzlerinden biri oldu. Cumhuriyet
Onun sinema anlayışını en iyi anlatan düşüncelerinden biri şuydu:
Devrimci sinemanın başka yerleri taklit ederek değil, bu toprakların tarihinden, sosyolojisinden, felsefesinden ve kültüründen çıkması gerektiğini savunuyordu. Karacaoğlan’dan Nâzım Hikmet’e, Fuzuli’den Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel birikimine kadar geniş bir mirasın çağdaş sanata taşınması gerektiğini düşünüyordu. Cumhuriyet
Bu yaklaşım onun toplumsal ve sanatsal duruşunun özüdür.
Sanatta taklitçiliğe karşıydı
Tuncel Kurtiz, Batı sanatını küçümsemiyordu.
Yıllarca Avrupa’da tiyatro yaptı.
Uluslararası sahnelerde çalıştı.
Berlin Schaubühne gibi önemli tiyatro kurumlarında sahne aldı.
Ama Türkiye’de sanatın yalnızca Batı’ya öykünerek gelişemeyeceğine inanıyordu. Cumhuriyet
Ona göre sanatçı önce kendi toprağını tanımalıydı.
Kendi hikâyelerini…
Kendi halkını…
Kendi dilini…
Kendi kültürel hafızasını…
Bunları anlamadan evrensel sanat kurulamazdı.
Bu nedenle “Anadolu” onun için romantik bir coğrafya değildi.
Bir kültür hazinesiydi.
Anadolu’ya duyduğu büyük bağlılık
2013 yılında Eskişehir’de yaptığı bir söyleşide kendisini “usta” diye tanımlayanlara karşı çıkmış ve hâlâ öğrenmeye çalıştığını söylemişti. Kendisi için en uygun tanımın ise “Âşık” olduğunu belirtmişti:
Sanatının âşığı…
Anadolu’nun âşığı…
Aynı söyleşide mimariden tiyatroya kadar sanatın Anadolu’nun kendi kültürel zenginliğinden beslenmesi gerektiğini vurgulamıştı. Cumhuriyet
Bu önemli bir tavırdır.
Çünkü Kurtiz için Anadolu yalnızca milliyetçi bir kimlik söylemi değildi.
Farklı halkların, dillerin, inançların ve kültürlerin yüzyıllardır harmanlandığı büyük bir coğrafyaydı.
Toplumcu bir sanat anlayışı
Tuncel Kurtiz kendisini toplumdan kopuk bir sanatçı olarak görmedi.
İnsanın özgürlüğü…
Eşitlik…
Adalet…
Halkın kendi kültürüne sahip çıkması…
Bunlar onun düşünce dünyasında önemli yer tuttu.
Onu yakından tanıyanların ölümünün ardından kaleme aldığı yazılarda da özgürlük, erdem, adalet ve eşitlik arayışını kaybetmeyen, dik duruşlu bir sanatçı olarak anlatılması tesadüf değildir. Bianet
Ama onun sanat anlayışı kuru sloganlara dayanmaz.
Sanat propaganda afişine dönüştüğünde gücünü kaybedebilir.
Kurtiz’in asıl gücü, toplumsal gerçeği karakterler üzerinden gösterebilmesiydi.
Bir yoksulu oynadığında onu acındırmazdı.
Bir ezileni oynadığında onu yalnızca mağdur yapmazdı.
Karaktere onur kazandırırdı.

Sürgün ve Avrupa yılları
12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından Türkiye’nin sanat ve siyaset dünyası ağır baskılar yaşadı.
Tuncel Kurtiz de uzun yıllar Türkiye dışında yaşadı.
İsveç, Almanya ve farklı Avrupa ülkelerinde tiyatro ve sinema çalışmalarını sürdürdü. Stockholm’de arkadaşlarıyla birlikte Halk Oyuncuları topluluğunu kurdu; 1980’lerin başında Almanya’da Berlin Schaubühne’de önemli tiyatro yapımlarında yer aldı. Cumhuriyet
Bu dönem onun dünyasını daha da genişletti.
Avrupa tiyatrosunu yakından tanıdı.
Ama Anadolu’ya olan bağlılığı azalmadı.
Belki de tam tersine, gurbet ona kendi kültürünün değerini daha iyi gösterdi.
Halk Oyuncuları: kültürel köklere dönüş
1981’de Stockholm’de kurulan Halk Oyuncuları, yalnızca sürgündeki sanatçıların tiyatro yapma girişimi değildi.
Anadolu’nun kültürel mirasından modern bir tiyatro dili üretme arayışıydı.
“Kurban”, “Ferhad ile Şirin” ve “Sakarca” gibi oyunların Avrupa sahnelerine taşınması bu yaklaşımın önemli örneklerindendi. Cumhuriyet
Tuncel Kurtiz’in sanatındaki temel arayış burada yeniden görünür:
Kendi kültüründen hareket ederek dünyaya açılmak.
Köklerinden utanmadan modern olmak.
Taklit etmeden evrensel olmak.
Yönetmen ve senarist yönü
Tuncel Kurtiz yalnızca oyuncu değildi.
Yazdı.
Yönetti.
Üretti.
Gül Hasan filminin senaryosunu yazıp yönetmenliğini üstlendi ve bu çalışma ona 1981 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü kazandırdı. Bereketli Topraklar Üzerinde filminin senaryosunda da imzası vardır. Cumhuriyet
Bu eserlerin dünyasına bakıldığında da aynı toplumsal damar görülür:
Köylüler.
İşçiler.
Göç.
Yoksulluk.
Sınıfsal eşitsizlik.
Ve insanın hayatta kalma mücadelesi.
Kendini yıldız olarak görmedi
Tuncel Kurtiz’in kişiliğindeki dikkat çekici özelliklerden biri de kendisini sürekli yeniden öğrenen biri olarak görmesiydi.
“Usta” denildiğinde bile buna mesafeli duruyordu.
Bu tavır onun sanat anlayışını da anlatır.
Çünkü gerçek sanatçı kendisini tamamlanmış görmez.
Öğrenir.
Yanılır.
Değişir.
Ve yeniden dener.
Kurtiz’in onlarca yıl boyunca tiyatrodan Avrupa sinemasına, toplumcu filmlerden popüler televizyon dizilerine kadar çok farklı alanlarda var olabilmesinin nedenlerinden biri de buydu.
Ramiz Dayı’dan çok daha fazlası
Yeni kuşakların büyük bölümü Tuncel Kurtiz’i Ezel dizisindeki Ramiz Karaeski karakteriyle tanıdı.
Bu karakter onun sesini, oyunculuk gücünü ve kendine özgü anlatımını milyonlarca genç insana ulaştırdı.
Ama Tuncel Kurtiz’in sanat hayatı Ramiz Dayı’dan onlarca yıl önce başlamıştı.
Umut vardı.
Sürü vardı.
Bereketli Topraklar Üzerinde vardı.
Duvar vardı.
Otobüs vardı.
Avrupa tiyatrosu vardı.
Sürgün vardı.
Halk Oyuncuları vardı.
Yani Ramiz Dayı, çok büyük bir sanat yolculuğunun son dönemindeki duraklardan yalnızca biriydi.
Onu sadece bu karakterle anmak, büyük bir yaşamı tek bir televizyon rolüne indirgemek olur.
Doğayla ilişkisi
Tuncel Kurtiz yaşamının son döneminde Kaz Dağları ve Edremit çevresine yöneldi.
Doğanın içinde yaşamayı sevdi.
Şehir hayatının gürültüsünden uzaklaşıp daha sade bir hayata yöneldi.
Bu da onun dünyasındaki Anadolu ve doğa duygusunun bir devamıydı.
Çünkü onun için insan, yaşadığı coğrafyadan kopuk değildi.
Toprak…
Ağaç…
Dağ…
Köy…
Kültür…
Hepsi birbirine bağlıydı.
Bu bakış, bugün ekolojik sorunların giderek büyüdüğü bir dönemde daha da anlamlı hale geliyor.
Gezi günlerinde aynı yerde durmak
Tuncel Kurtiz’in 2013 Haziran’ında Eskişehir’de yaptığı “Kent ve Kültür” söyleşisi sırasında Gezi Parkı protestolarına destek yürüyüşü de sürüyordu.
Kurtiz, konuşmasında Anadolu’nun kültürel kimliğine, kentlerin ticarileştirilmesine ve kültürel köklerden kopuşa ilişkin eleştirilerini dile getirdi. Cumhuriyet
Bu onun yaşamının son döneminde de toplumsal meselelerden kopmadığını gösterir.
Sanatı yalnızca geçmişe dönük nostalji değildi.
Bugünün kentini de sorguluyordu.
Bugünün kültür politikalarını da.
Tuncel Kurtiz’in toplumsal duruşunun özü
Onun dünyasını birkaç kavramla anlatmak mümkündür:
Özgürlük.
Eşitlik.
Adalet.
Halk kültürü.
Bağımsız sanat.
Anadolu’nun çok kültürlü belleği.
Doğa.
Ve insanın onurlu yaşamı.
O sanatın halktan kopmasına karşıydı.
Ama halk adına yapılan yüzeysel sanata da razı değildi.
Kendi toprağından beslenen ama dünyaya açık bir sanat istiyordu.
İşte bu, onu farklı kılan en önemli noktalardan biridir.
Sanatçı ve muhalif olmak
Tuncel Kurtiz doğrudan parti siyaseti yapan bir aktör değildi.
Ama muhalif bir sanatçıydı.
Toplumdaki eşitsizliklere duyarsız kalmadı.
12 Eylül baskısını yaşadı.
Sürgünü yaşadı.
Yılmaz Güney gibi toplumcu sinemanın önemli isimleriyle üretim yaptı.
Halkın yaşamından ve Anadolu kültüründen yana tavır aldı.
Bütün bunlar bir arada değerlendirildiğinde onun duruşu açıkça görülür:
Sanatın iktidara değil, hayata bakması gerektiğine inanıyordu.
27 Eylül 2013
Tuncel Kurtiz, 27 Eylül 2013’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
77 yaşındaydı.
Ardında yüzü aşkın film, tiyatro oyunları, yönetmenlik ve senaryo çalışmaları bıraktı. Cumhuriyet
Ama ondan geriye yalnızca filmler kalmadı.
Bir ses kaldı.
Bir bakış kaldı.
Bir oyunculuk tavrı kaldı.
Ve belki daha önemlisi:
Sanatçının kendi toplumuna karşı sorumluluğu olduğu düşüncesi kaldı.
Neden hâlâ güncel?
Çünkü onun sorduğu sorular hâlâ güncel.
Sanat kendi toplumundan koparak evrensel olabilir mi?
Kentler yalnızca sermayenin kullanım alanına mı dönüşecek?
Anadolu’nun kültürel çeşitliliğini nasıl koruyacağız?
Sanatçı iktidarla ilişkisini nasıl kurmalı?
Halk kültürü nasıl modernleşmeli?
Ve sanat insanı gerçekten değiştirebilir mi?
Tuncel Kurtiz bütün yaşamı boyunca bu soruların içinde dolaştı.
Hazır cevaplar vermedi.
Ama aramaktan vazgeçmedi.
Onu anmak ne demektir?
Tuncel Kurtiz’i anmak yalnızca Ramiz Dayı repliklerini paylaşmak değildir.
Onu anmak;
Umut’u yeniden izlemektir.
Sürü’yü anlamaktır.
Yılmaz Güney sinemasının ne söylediğine bakmaktır.
Anadolu’nun kültürel zenginliğini küçümsememektir.
Tiyatronun, sinemanın ve edebiyatın halktan kopmamasını savunmaktır.
Sanatçının özgür olmasını istemektir.
Doğayı yalnızca tüketilecek kaynak olarak görmemektir.
Ve yeni kuşaklara kendi toprağından utanmadan dünyaya açılabileceklerini anlatmaktır.
Tuncel Kurtiz’in yaşamı bize belki en çok bunu söylüyor:
Evrensel olmanın yolu köksüzleşmekten değil, kendi köklerini anlayıp onları dünyanın ortak insanlık diliyle buluşturmaktan geçer.
O bu toprağın hikâyelerine inandı.
Anadolu’ya inandı.
İnsana inandı.
Ve son günlerine kadar öğrenmeye devam etti.
Kendisini “usta” olarak değil, sanatının ve Anadolu’nun âşığı olarak tanımlaması boşuna değildi. Cumhuriyet
Çünkü gerçek sanat biraz da böyle bir şeydir:
Bitmeyen bir merak.
Bitmeyen bir arayış.
Ve insanın insana anlatacağı hikâyelerin hiçbir zaman tükenmeyeceğine duyulan inanç.
Tuncel Kurtiz’i; özgürlükten ve insandan yana duruşu, Anadolu’nun kültürel mirasına duyduğu derin bağlılık, toplumcu sinemaya kattığı güçlü oyunculuk ve sanat dünyamızda bıraktığı benzersiz izle sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

-
ORHAN KEMAL
Orhan Kemal, yoksulluğu uzaktan seyrederek değil, onun içinde yaşayarak yazdı. Fabrikanın gürültüsünü, işçinin nasırlı ellerini, ırgatın güneş altında geçen gününü, işsizliği ve ekmek kavgasını edebiyatın…
-
Muharrem Ertaş
Muharrem Ertaş, yalnızca büyük bir bozlak ustası değil; Orta Anadolu’nun Abdal müzik geleneğini sesiyle, sazıyla ve yaşamıyla taşıyan en önemli kültür aktarıcılarından biridir. Onun sanatında…
-
DÜZGÜN BABA
DÜZGÜN BABA: DERSİM’İN DAĞINDA YAŞAYAN İNANÇ, HAFIZA VE YOL Düzgün Baba’yı yalnızca bir dağın adı ya da ziyaret edilen kutsal bir mekân olarak görmek eksik…
-
DİYARBAKIR 5 NO’LU CEZAEVİ
Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında yalnızca bir tutukevi değil, ağır işkence, aşağılama, kimlik inkârı ve siyasi teslimiyet dayatmalarının sembolü haline…
-
TAHİR ELÇİ
Tahir Elçi’yi yalnızca öldürülen bir baro başkanı olarak anmak eksik kalır. Onu asıl anlatan; hukuk karşısında herkesin eşit olması gerektiğine duyduğu inanç, Kürt meselesinde barışçıl…
-
ROBOSKÎ – 28 ARALIK 2011
“34 canın yarım bırakılan yaşamları, geride kalan ailelerin acısı ve adalet talebi hâlâ bizimle.” Gökyüzünden Düşen Ölüm, Yerde Kalan Adalet 28 Aralık Gecesi Roboskî, Şırnak’ın…
