NAZIM HIKMET

Nâzım Hikmet’in kavgası yalnızca şiirin sınırlarını değiştirmek değildi. O; emeğin sömürülmediği, halkların birbirine düşman edilmediği, düşüncenin suç sayılmadığı ve insanın insanca yaşayabildiği bir dünyanın mümkün olduğuna inandı.

NÂZIM HİKMET: ÖZGÜRLÜĞÜN, EMEĞİN VE BARIŞIN ŞAİRİ

Nâzım Hikmet’i yalnızca Türkçe şiirin büyük ustalarından biri olarak anlatmak, onun yaşamını ve toplumsal yerini eksik bırakır.

Çünkü onun hayatı aynı zamanda şiirle siyasetin, sanatla toplumsal sorumluluğun, memleket sevgisiyle dünya halklarına duyulan kardeşlik duygusunun iç içe geçtiği uzun bir mücadele hikâyesidir.

1902 yılında Selanik’te doğan Nâzım Hikmet, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna, iki dünya savaşından faşizmin yükselişine, sosyalist hareketlerden Soğuk Savaş’ın başlangıcına kadar büyük tarihsel kırılmaların yaşandığı bir çağın insanıydı.

Ve o çağın yalnızca tanığı olmadı.

Tarafını da belirledi.

Tarafı emekten ve ezilenden yanaydı

Nâzım Hikmet sosyalistti, komünistti ve bunu yaşamı boyunca gizlemedi.

Ancak onun sosyalizmini yalnızca siyasi örgütler veya ideolojik kavramlarla açıklamak yeterli değildir.

Onun düşüncesinin temelinde insanın insanı sömürmesine karşı çıkış vardı.

Bir tarafta büyük servetler birikirken diğer tarafta insanların açlık çekmesini kabul etmiyordu.

İşçinin emeğinin karşılığını alamamasını, köylünün yoksulluğa mahkûm edilmesini ve toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri yalnızca ekonomik sorunlar olarak değil, insan onurunun meselesi olarak görüyordu.

Bu nedenle şiirinin kahramanları yalnızca büyük tarihsel şahsiyetler değildir.

Fabrika işçileri vardır.

Köylüler vardır.

Mahpuslar vardır.

Yoksullar, kadınlar, çocuklar, askerler ve gurbetçiler vardır.

Onun şiirinde sıradan insan, tarihin kenarında duran biri olmaktan çıkar ve anlatının merkezine yerleşir.

Şiiri halkın hayatıyla harmanladı

Nâzım Hikmet şiirin biçimini değiştirirken onun toplumsal alanını da genişletti.

Şiirin içine fabrikayı, tarlayı, treni, limanı, cezaevini ve sokağı soktu.

Ama bunu yaparken şiiri kuru bir siyasi bildirinin diline hapsetmedi.

Aşkı da yazdı.

Özlemi de.

Kıskançlığı, ayrılığı, yalnızlığı, ölümü ve yaşama sevincini de.

Çünkü onun dünyasında toplumsal mücadele insanın duygularından ayrı değildi.

Dünyayı değiştirmek isteyen insan, aynı zamanda seven, özleyen, korkan ve umut eden insandı.

Nâzım’ın şiirini bugün hâlâ canlı tutan özelliklerden biri budur.

Mahpusluk: Bedeni duvarların arasında, sözü dışarıda

Nâzım Hikmet’in siyasi düşünceleri ve faaliyetleri yaşamı boyunca devletle karşı karşıya gelmesine neden oldu.

Defalarca gözaltına alındı, yargılandı ve cezaevine girdi.

1938 yılında ağır hapis cezalarına mahkûm edilmesinin ardından yaklaşık 13 yıl cezaevinde kaldı.

Ancak mahpusluk onun üretimini durdurmadı.

Tam tersine, cezaevleri onun edebiyatının en güçlü dönemlerinden birinin mekânı oldu.

Orada insanları daha yakından gözlemledi.

Mahpusları, köylüleri, işçileri ve Anadolu’nun farklı yerlerinden gelen insanları dinledi.

Onların hikâyeleri zamanla onun büyük edebiyat dünyasının parçalarına dönüştü.

Nâzım’ın hayatındaki temel çelişkilerden biri burada görünür:

Bedeni tutsaktı ama düşüncesi özgürdü.

Memleketimden İnsan Manzaraları: Halkın büyük fotoğrafı

Nâzım Hikmet’in toplumsal bakışını anlamanın en güçlü yollarından biri Memleketimden İnsan Manzaralarına bakmaktır.

Burada tarih yalnızca devlet adamlarının, komutanların veya iktidar sahiplerinin tarihi değildir.

Trenlerde yolculuk yapan insanlar vardır.

Köylüler vardır.

İşçiler vardır.

Zenginler, yoksullar, mahpuslar, askerler ve farklı toplumsal kesimlerden insanlar vardır.

Türkiye’nin büyük toplumsal panoramasını onların hayatlarından kurar.

Çünkü Nâzım’a göre bir memleketi anlamak istiyorsanız yalnızca sınırlarına veya yöneticilerine değil, insanlarına bakmanız gerekir.

Memleket onun için haritada çizilmiş bir toprak parçasından çok daha fazlasıdır.

Memleket; insan, emek, hatıra ve yaşamdır.

Milliyetçiliğe karşı halkların kardeşliği

Nâzım Hikmet güçlü bir memleket sevgisine sahipti.

Ancak bu sevgi başka halklara düşmanlık üzerinden kurulmuş bir milliyetçilik değildi.

Tam tersine, enternasyonalistti.

Türklerin, Kürtlerin, Rumların, Ermenilerin, Rusların, Arapların ve dünyanın bütün halklarının eşit ve kardeşçe yaşayabileceği bir dünya düşüncesine inanıyordu.

Başka bir halkın acısının kendi acımızdan daha değersiz olmadığını savunan bir anlayışa sahipti.

Bu nedenle onun memleket sevgisi sınırların ötesine geçebiliyordu.

Kendi halkını severken başka halkları düşmanlaştırmak zorunda değildi.

Bu yaklaşım, bugün bile Nâzım Hikmet’in toplumsal mirasının en önemli yanlarından biridir.

Savaşa karşı barış

Nâzım Hikmet’in yaşamındaki temel mücadele alanlarından biri de barıştı.

İki dünya savaşının yarattığı büyük yıkımı görmüş bir kuşağın insanıydı.

Savaşların kararını çoğu zaman iktidar sahiplerinin verdiğini, fakat bedelini sıradan insanların ödediğini biliyordu.

Cepheye gönderilen işçi ve köylüler…

Evladını kaybeden anneler…

Yıkılan şehirler…

Ölen çocuklar…

Yerinden edilen halklar…

Bu nedenle barışı soyut bir temenni olarak değil, insanlığın temel meselelerinden biri olarak gördü.

Onun barış anlayışı aynı zamanda adaletle bağlantılıydı.

Çünkü insanların aç, yoksul ve baskı altında yaşadığı bir dünyada kalıcı barışın kurulamayacağını düşünüyordu.

Vatan sevgisi ile iktidara itaat aynı şey değildir

Nâzım Hikmet’in yaşamı bize önemli bir ayrımı da gösterir:

Memleketi sevmek ile devleti yönetenlere koşulsuz itaat etmek aynı şey değildir.

O memleketini seviyordu.

İnsanlarını seviyordu.

İstanbul’u, Anadolu’yu, denizi, toprağı ve memleketinin dilini seviyordu.

Fakat gördüğü haksızlıkları eleştirmekten de vazgeçmedi.

Bu nedenle onun yurtseverliği eleştirel bir yurtseverlikti.

Bir ülkeyi sevmenin, o ülkedeki adaletsizlikleri görmezden gelmek anlamına gelmediğini yaşamıyla gösterdi.

Özgür kaldı ama memleketinden oldu

1950 yılında genel afla cezaevinden çıktı.

Fakat özgürlüğü uzun sürmedi.

Üzerindeki siyasi baskılar devam etti. Yeniden askere çağrılması ve yaşamına ilişkin kaygılar sonucunda 1951 yılında Türkiye’den ayrıldı.

Aynı yıl vatandaşlıktan çıkarıldı.

Böylece cezaevi duvarlarının ardından başka bir tutsaklık başladı:

Sürgün.

Artık dünyayı dolaşabiliyordu ama memleketine dönemiyordu.

Bu durum onun şiirindeki memleket hasretini daha da derinleştirdi.

İstanbul, Anadolu ve geride bıraktığı insanlar şiirlerinde yaşamaya devam etti.

Sürgünde de susmadı

Nâzım Hikmet ülkesinden ayrıldıktan sonra uluslararası barış hareketlerinde etkin biçimde yer aldı.

Dünyanın farklı ülkelerinde toplantılara katıldı, konuşmalar yaptı ve şiirleri birçok dile çevrildi.

Böylece Türkiye’de uzun dönem yasaklanan bir şair, dünya çapında tanınan bir edebiyatçıya dönüştü.

Ancak uluslararası ünü onun memleket hasretini ortadan kaldırmadı.

Sürgün, yaşamının sonuna kadar taşıdığı bir yara olarak kaldı.

Bir aydın nasıl durmalıdır?

Nâzım Hikmet’in hayatından bugüne kalan önemli sorulardan biri budur.

Bir sanatçı yalnızca sanatını mı yapmalıdır?

Yoksa yaşadığı toplumdaki adaletsizlikler karşısında söz söyleme sorumluluğu da var mıdır?

Nâzım kendi cevabını yaşamıyla verdi.

Sustuğunda rahat yaşayabileceği zamanlarda konuşmayı seçti.

Bu tercih ona ağır bedeller getirdi.

Cezaevleri…

Yasaklar…

Vatandaşlıktan çıkarılmak…

Sürgün…

Memleketinden uzakta ölmek…

Fakat düşüncelerini terk ederek özgür kalmak yerine, düşüncelerinin bedelini ödemeyi tercih etti.

Onun aydın duruşunun ağırlığı biraz da burada yatmaktadır.

Nâzım’ı putlaştırmadan anlamak

Nâzım Hikmet’i anlamak, onu kusursuzlaştırmak anlamına gelmemelidir.

Her tarihsel kişilik gibi onun siyasi tercihleri, bazı değerlendirmeleri ve yaşadığı dönemin sosyalist dünyasına ilişkin tutumları da tartışılabilir.

Bir düşünce insanına gösterilebilecek en büyük saygı, onu dokunulmaz hale getirmek değil; düşüncelerini tarihsel koşulları içinde okuyup gerektiğinde eleştirebilmektir.

Fakat bütün tartışmaların ötesinde değişmeyen önemli bir gerçek vardır:

Nâzım Hikmet hayatının büyük bölümünde emeğin, barışın, özgürlüğün ve ezilen insanların yanında durmayı seçti.

Neden hâlâ Nâzım?

Nâzım Hikmet 3 Haziran 1963’te Moskova’da yaşamını yitirdi.

Memleketinden uzakta öldü.

Mezarı Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı’nda kaldı.

Fakat şiirlerinin sınırları olmadı.

Bugün hâlâ işçiler onun dizelerini okuyor.

Gençler okuyor.

Mahpuslar okuyor.

Gurbette yaşayanlar okuyor.

Âşıklar okuyor.

Barışı savunanlar okuyor.

Çünkü onun anlattığı meselelerin birçoğu hâlâ bizimle.

Hâlâ yoksulluk var.

Hâlâ savaşlar var.

Hâlâ insanlar düşüncelerinden dolayı baskı görüyor.

Hâlâ milyonlarca insan memleketinden uzakta yaşıyor.

Ama hâlâ dayanışma da var.

Sevda var.

Direniş var.

Ve bütün karanlığa rağmen umut var.

Nâzım Hikmet’in toplumsal mirasının özü belki de burada aranmalıdır:

İnsan yalnızca yaşadığı dünyaya mahkûm değildir.

Onu değiştirebilir.

Daha adil, daha özgür, daha eşit ve halkların cancana yaşayabildiği başka bir dünya düşünülebilir.

Nâzım’ın bedeni memleketine dönemedi.

Ama şiirleri çoktan döndü.

Sokaklara, meydanlara, kitaplara, türkülere ve insanların belleğine karıştı.

Memleketinden sürgün edildi; halkının yüreğinden edilemedi.

Nâzım Hikmet’i sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

Nazim Hikmet 01