Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında yalnızca bir tutukevi değil, ağır işkence, aşağılama, kimlik inkârı ve siyasi teslimiyet dayatmalarının sembolü haline geldi. Mazlum Doğan’ın 21 Mart 1982’deki eylemi, ardından “Dörtler”in kendilerini ateşe vermesi ve 14 Temmuz 1982’de başlayan ölüm orucu, Kürt siyasi hafızasında bu dönemin en güçlü direniş sembollerine dönüştü.
DİYARBAKIR 5 NO’LU CEZAEVİ: İŞKENCEYE, İNKÂRA VE TESLİMİYETE KARŞI BİR HAFIZA
12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi
12 Eylül 1980 askerî darbesi yalnızca parlamentoyu ve siyasi partileri dağıtmadı.
Ülkenin tamamında baskı rejimi kurdu.
On binlerce insan gözaltına alındı.
Siyasi faaliyetler yasaklandı.
Sendikalar kapatıldı.
Gazeteler susturuldu.
Ve cezaevleri, darbe rejiminin en ağır yüzünün görüldüğü yerlerden biri haline geldi.
Bu dönemin en çok hafızaya kazınan mekânlarından biri Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi oldu.
Yıllar sonra yapılan tanıklık ve araştırmalar, 1980–1984 arasında cezaevinde sistematik ve ağır işkence rejimi uygulandığını ortaya koydu. 500 eski tutuklu ve hükümlünün dinlendiği bir çalışmada, tanıkların tamamı sürekli veya tekrarlanan işkence ve kötü muamele yaşadıklarını ya da bunlara tanık olduklarını anlattı. (static.bianet.org)
Diyarbakır Cezaevi’nin hafızadaki ağırlığı tam da buradan gelir.
Burası sadece mahkûmların tutulduğu bir yer değildi.
İnsanın iradesini kırmaya yönelik bir sistemin uygulandığı mekândı.
Kimlik üzerinde baskı
Diyarbakır Cezaevi’nin Kürt toplumsal hafızasında ayrı bir yere sahip olmasının nedenlerinden biri, baskının yalnızca siyasi değil, aynı zamanda kimliksel bir boyut taşımasıdır.
Kürtçe konuşmak yasaklandı.
Tutuklulara askeri disiplin dayatıldı.
Hakaret, fiziksel şiddet, psikolojik baskı ve aşağılayıcı uygulamalar gündelik hayatın parçasına dönüştü.
Amaç yalnızca ceza vermek değildi.
Kimliği, iradeyi ve siyasi düşünceyi kırmaktı.
Bu nedenle cezaevindeki direnişler, Kürt siyasi hareketinde yalnızca mahpus hakları mücadelesi olarak değil, aynı zamanda kimliğin ve insan onurunun savunulması olarak hatırlandı.
Mazlum Doğan: 21 Mart 1982
Bu dönemin en sembolik olaylarından biri Mazlum Doğan’ın 21 Mart 1982’deki eylemidir.
Mazlum Doğan, PKK’nin kurucu kadroları arasında yer alıyordu.
Newroz gecesinde hücresinde üç kibrit yaktığı, ardından yaşamına son verdiği; bu eylemi cezaevindeki işkence ve teslimiyet dayatmalarına karşı gerçekleştirdiği aktarılır. Kaynaklarda hücresini ateşe verdiği ve ardından kendisini astığı belirtilmektedir. (Vikipedi)
Üç kibrit daha sonra güçlü bir sembole dönüştü.
Ateş…
Newroz…
Direniş…
Ve teslim olmama…
Bunların hepsi aynı hafıza içinde birleşti.
Mazlum Doğan’ın ölümü, Kürt siyasi hareketi içinde Diyarbakır Cezaevi direnişinin başlangıç noktalarından biri kabul edildi.
Ama burada önemli bir şeyi de açıkça söylemek gerekir:
Bir insanın kendi yaşamına son vermesi romantikleştirilecek bir şey değildir.
Bu eylemi anlamak için, onu doğuran ağır işkence, izolasyon ve baskı koşullarını görmek gerekir.
Dörtler: Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin, Necmi Öner
Mazlum Doğan’ın ölümünden yaklaşık iki ay sonra cezaevinde bir başka ağır protesto yaşandı.
Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner, 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece Diyarbakır Cezaevi’nin 33. koğuşunda kendilerini ateşe verdiler. Kaynaklarda tarih 17 veya 18 Mayıs olarak farklı biçimde anılsa da eylemin bu gece gerçekleştiği konusunda genel bir ortaklık vardır. (mezopotamyaajansi44.com)
Bu dört isim daha sonra Kürt siyasi hafızasında “Dörtler” olarak anıldı.
Eylemlerinin anlamı, cezaevindeki teslimiyet ve işkence düzenine karşı çıkmak olarak yorumlandı.
Koğuş arkadaşlarının ve sonraki anlatıların aktardığına göre bu eylem, Mazlum Doğan’ın açtığı direniş hattının devamı olarak görülüyordu. (mezopotamyaajansi35.com)
Ancak yine aynı ilkeyi korumak gerekir:
Bu ölümleri kutsallaştırmak değil, hangi koşulların insanları böyle geri dönüşsüz eylemlere ittiğini sorgulamak gerekir.
14 Temmuz 1982: Ölüm orucu

Cezaevindeki en bilinen direnişlerden biri de 14 Temmuz 1982’de başlayan ölüm orucudur.
Bu eylemin öncü isimleri:
Kemal Pir
Mehmet Hayri Durmuş
Akif Yılmaz
Ali Çiçek
oldu.
14 Temmuz’da mahkeme sırasında ölüm orucuna başladıklarını açıkladılar. Diyarbakır Cezaevi’ndeki ağır işkence ve insanlık dışı koşullara karşı bedenlerini eyleme koydular. (Wikipedia)
Ölüm orucunun sonunda:
- Kemal Pir, 7 Eylül 1982’de
- Mehmet Hayri Durmuş, 12 Eylül 1982’de
- Akif Yılmaz, 15 Eylül 1982’de
- Ali Çiçek, 17 Eylül 1982’de
yaşamını yitirdi. (Vikipedi)
Bu dört isim de Kürt siyasi hareketinin hafızasında çok güçlü bir yere yerleşti.
Kemal Pir’in yeri
Kemal Pir’in bu tarih içindeki yeri ayrıca önemlidir.
Çünkü Kemal Pir Kürt değildi; Karadenizli bir Türk’tü.
Buna rağmen Kürt siyasi hareketi içinde yer aldı.
Bu nedenle onun adı daha sonra sık sık enternasyonalizm ve halkların ortak mücadelesi kavramlarıyla birlikte anıldı.
Onun Diyarbakır Cezaevi’ndeki ölüm orucuna katılması, Kürt sorununun yalnızca etnik kimlik sınırları içinde ele alınamayacağına ilişkin sembolik bir anlam da taşıdı.
Bu yönüyle Kemal Pir’in hafızadaki yeri, Türk ve Kürt halklarının ortak mücadele fikrinin sembollerinden biri haline geldi.
Cezaevindeki mücadele neye karşıydı?
Bu direnişleri yalnızca “PKK tarihi” içinde ele almak eksik olur.
Elbette Mazlum Doğan, Ferhat Kurtay, Hayri Durmuş ve diğer isimlerin önemli bir bölümü PKK’nin kadrolarıydı.
Bu siyasi bağ açık biçimde belirtilmelidir.
Ancak cezaevinde ortaya çıkan mücadelenin talepleri daha geniş bir hak alanına da dokunuyordu:
İşkencenin sona ermesi.
İnsanlık onurunun korunması.
Kimlik inkârına karşı çıkılması.
Mahpusların düşüncelerinden vazgeçmeye zorlanmaması.
Kürtçe ve Kürt kimliğinin aşağılanmaması.
Bu nedenle Diyarbakır Cezaevi hafızası, Kürt hareketinin tarihinin yanı sıra Türkiye’nin işkence ve insan hakları tarihinin de parçasıdır.
Bir cezaevi nasıl toplumsal hafızaya dönüşür?
Bazen bir bina yalnızca bina değildir.
Diyarbakır Cezaevi de böyledir.
Duvarları vardır.
Koğuşları vardır.
Demir kapıları vardır.
Ama toplumsal hafızada bunlardan daha fazlasıdır.
Bir dönemin devlet anlayışını simgeler.
İnsanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle neler yaşayabildiğini gösterir.
Ve sonraki kuşakların sorduğu büyük bir soruyu taşır:
Bir devlet kendi yurttaşına bunu nasıl yapabilir?
Bu soruya cevap verilmeden geçmiş gerçekten kapanmaz.
Diyarbakır Cezaevi’nin Kürt hareketine etkisi
Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkence ve direnişler, 1980’lerin sonrasında Kürt siyasi hareketinin kolektif hafızasında belirleyici bir yere sahip oldu.
Mazlum Doğan…
Dörtler…
14 Temmuz ölüm orucu…
Bunlar sonraki kuşaklarda sürekli anlatıldı.
Anma günlerine dönüştü.
Şiirlere…
Şarkılara…
Kitaplara…
Belgesellere…
Ve siyasi söyleme girdi.
Bu nedenle Diyarbakır Cezaevi’nin Kürt hareketinin radikalleşmesindeki etkisi de tartışılması gereken tarihsel bir başlıktır.
Devletin aşırı baskısının çoğu zaman siyasi hareketleri ortadan kaldırmak yerine daha da sertleştirdiği, bu dönem üzerinden sık sık dile getirilir.
Fakat eleştirel bakışı kaybetmemek gerekir
Bir toplumsal hafızayı korumak, her eylemi kutsallaştırmak anlamına gelmez.
Ölüm orucu…
Kendini yakma…
Yaşamına son verme…
Bunların her biri son derece ağır ve geri dönüşsüz eylemlerdir.
Bunları yalnızca “kahramanlık” diliyle anlatmak genç kuşaklar açısından da sorunlu olabilir.
Burada iki şeyi aynı anda söyleyebilmek gerekir:
Cezaevinde ağır işkence ve insanlık dışı muamele vardı.
Bu koşullara karşı insanlar çok ağır bedeller ödeyerek direndi.
Ama insan yaşamı mücadelede tüketilecek bir araç değildir.
Gerçek yüzleşme, bu eylemleri doğuran düzeni sorgularken ölümün kendisini yüceltmemeyi de gerektirir.
12 Eylül rejiminin genel tablosu
Diyarbakır Cezaevi tek başına bir istisna değildi.
12 Eylül rejimi boyunca Mamak, Metris ve başka cezaevlerinde de ağır işkence, tek tip elbise dayatmaları, açlık grevleri ve ölüm oruçları yaşandı.
TBMM’ye sunulan araştırma önergelerinde 12 Eylül döneminde yüz binlerce gözaltı, işkence vakaları ve cezaevlerinde ölümler kayda geçirilmiştir; Diyarbakır Cezaevi bu sistemin en ağır örneklerinden biri olarak gösterilir. (TBMM CDN)
Bu nedenle Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ni yalnızca bölgesel bir mesele olarak görmek de doğru değildir.
Bu, Türkiye’nin demokrasi tarihinin meselesidir.
Kürt toplumsal hafızasında yeri
Kürtler açısından Diyarbakır Cezaevi yalnızca baskı değil, aynı zamanda direnme hafızasıdır.
Bu hafızanın merkezinde şu kavramlar vardır:
Kimliğe sahip çıkmak.
Dili inkâr ettirmemek.
İşkence karşısında insan onurunu korumak.
Teslim olmamak.
Ve kendi tarihini unutmayacak kuşaklar yetiştirmek.
Fakat toplumsal hafızanın başka bir görevi daha vardır:
Acıyı yeni bir acının gerekçesi haline getirmemek.
Geçmişi bilmek ama geleceği yalnızca intikam diliyle kurmamak.
Türkler ve Kürtler açısından ortak bir yüzleşme meselesi
Diyarbakır Cezaevi’ni yalnızca Kürtlerin sorunu olarak görmek Türkiye’nin geri kalanını sorumluluktan uzaklaştırır.
Oysa işkenceye karşı çıkmak etnik bir mesele değildir.
İnsan hakları meselesidir.
Türk, Kürt, Alevi, Sünni fark etmez.
Bir insana işkence yapılıyorsa buna karşı çıkmak bütün toplumun sorumluluğudur.
Bu nedenle Diyarbakır Cezaevi ile gerçek anlamda yüzleşmek, Türk toplumunun da kendi devlet tarihiyle yüzleşmesidir.

Bir web ve dergi sayfası nasıl kurulmalı?
Bu konu için hazırlanacak sayfa yalnızca isimleri sıralayan bir anma yazısı olmamalıdır.
Bir toplumsal hafıza dosyası biçiminde hazırlanmalıdır.
Sayfada şu başlıklar ayrı ayrı ele alınabilir:
- 12 Eylül 1980 ve Diyarbakır Cezaevi
- işkence ve kötü muamele tanıklıkları
- Mazlum Doğan ve 21 Mart 1982
- Dörtler: Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin, Necmi Öner
- 14 Temmuz ölüm orucu
- Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek
- cezaevindeki diğer ölümler
- Kürt kimliği ve dil üzerindeki baskılar
- Diyarbakır Cezaevi’nin Kürt siyasi hareketine etkisi
- insan hakları raporları ve tanıklıklar
- 12 Eylül’le yüzleşme tartışmaları
Böyle bir sayfa kişileri yalnızca sembole dönüştürmez.
Dönemin tamamını anlamaya yardımcı olur.
Bizim duruşumuz
Diyarbakır Cezaevi hafızası karşısında duruşumuz nettir.
İşkence hiçbir koşulda meşru değildir.
Devlet, bir insanı düşüncesinden vazgeçirmek için bedenine ve onuruna saldıramaz.
Kimlik inkârı politika olamaz.
Kürtçe konuşmak suç haline getirilemez.
Cezaevleri intikam mekânı olamaz.
Ve mahpusun da insan hakları vardır.
Ama aynı zamanda ölüm ve kendini feda etme eylemlerini romantikleştirmeden, bu insanların hangi koşullarda bu noktaya geldiklerini anlamak gerekir.
Bizim savunduğumuz şey:
İnsan yaşamı.
İnsan onuru.
Hakikat.
Adalet.
Kimliklerin eşitliği.
Demokratik çözüm.
Ve halkların birbirine düşman edilmediği bir gelecek.
Unutmak değil, yüzleşmek
Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nin tarihi bize şunu öğretiyor:
Devlet şiddeti toplumsal sorunları çözmez.
Baskı kimliği yok etmez.
Dil yasağı dili ortadan kaldırmaz.
İşkence düşünceyi bitirmez.
Tam tersine, çoğu zaman daha derin yaralar bırakır.
Mazlum Doğan’ın üç kibriti…
Dörtler’in ateşi…
14 Temmuz ölüm orucu…
Bunların hepsi çok ağır bir dönemin sembolleri olarak hafızada kaldı.
Ama bugünün görevi bu ölümleri yeniden üretmek değildir.
Onları doğuran koşullarla yüzleşmektir.
İşkenceyi reddetmektir.
Kimlik inkârını reddetmektir.
Cezasızlığı reddetmektir.
Ve geçmişin acılarından daha demokratik, daha adil ve daha insanca bir gelecek çıkarabilmektir.
DİYARBAKIR 5 NO’LU CEZAEVİ’Nİ UNUTMAMAK, İŞKENCEYE VE İNSANLIK DIŞI MUAMELEYE KARŞI DURMAKTIR.
Mazlum Doğan’ı, Ferhat Kurtay’ı, Eşref Anyık’ı, Mahmut Zengin’i, Necmi Öner’i, Kemal Pir’i, Mehmet Hayri Durmuş’u, Akif Yılmaz’ı, Ali Çiçek’i ve o dönemde yaşamını yitiren bütün canları tarihsel gerçekliği ve yaşadıkları koşulları unutmadan anıyoruz.
Hakikati saklamadan.
Ölümü yüceltmeden.
İnsan onurunu merkeze alarak.
Çünkü toplumsal hafıza ancak böyle geleceğe ışık olabilir.
-
Newroz
Newroz; yalnızca baharın gelişi değil, karanlığın ardından aydınlığın, umutsuzluğun ardından umudun ve baskının karşısında özgür yaşam arzusunun yeniden filizlenmesidir. Newroz: Baharın, Umudun ve Özgürlüğün Ateşi…
-
Hıdırellez
Hıdırellez; baharın yalnızca toprağa değil, insanın gönlüne de değdiği; umudun, bereketin ve yeni başlangıçların yeniden filizlendiği kadim bir buluşmadır. Hıdırellez: Doğa Uyanır, Gönüller Buluşur (5-6…
-
TAHİR ELÇİ
Tahir Elçi’yi yalnızca öldürülen bir baro başkanı olarak anmak eksik kalır. Onu asıl anlatan; hukuk karşısında herkesin eşit olması gerektiğine duyduğu inanç, Kürt meselesinde barışçıl…
-
MUSA ANTER
MUSA ANTER: DİLİN, HAFIZANIN VE KÜRT KİMLİĞİNİN ISRARLI SESİ Musa Anter’i yalnızca öldürülen bir gazeteci olarak anmak eksik kalır. O, Kürt dili, kültürü ve kimliği…
-
ROBOSKÎ – 28 ARALIK 2011
“34 canın yarım bırakılan yaşamları, geride kalan ailelerin acısı ve adalet talebi hâlâ bizimle.” Gökyüzünden Düşen Ölüm, Yerde Kalan Adalet 28 Aralık Gecesi Roboskî, Şırnak’ın…
-
Hızır Orucu
“Dersim’de Hızır yalnızca çağrılan değil; dara düşenin yanında olduğuna inanılan, lokmada, suda, yolda ve insanın insana uzattığı elde yaşatılan kadim bir umuttur.” Hızır Orucu: Dersim’de…
