Yapay zekâ yarışında herkes kimin öne geçeceğini konuşuyor. Oysa insanlığın sorması gereken daha büyük bir soru var: Yarış hızlanırken insan, toplum ve dünya geride mi kalıyor?
Yapay Zekâ Kapımızda: Dünya ve İnsan Bu Yarışın Neresinde?
✍️ Roj Arslan-Gülçehre
Yapay zekâ üzerine konuşurken sürekli aynı kelimelerle karşılaşıyoruz:
Daha güçlü modeller. Daha büyük yatırımlar. Daha hızlı işlemciler. Daha fazla veri. ABD ile Çin arasındaki rekabet. Teknoloji şirketlerinin milyarlarca dolarlık yatırımları.
Fakat bütün bu gürültünün arasında çok daha temel bir soru giderek görünmez hâle geliyor:
İnsan nerede?
Teknoloji insan için geliştiriliyorsa, neden tartışmanın merkezinde insan değil de şirketlerin ve devletlerin rekabeti bulunuyor?
Ve daha önemlisi:
Tehlikelerin kapıda olduğunu görüyorsak doğru adımları atmak için neyi bekliyoruz?
Tehlike yalnızca gelecekte değil
Yapay zekâ konusunda yapılan tartışmaların önemli bir bölümü gelecekte ortaya çıkabilecek çok güçlü sistemlere odaklanıyor.
Bir gün makinelerin insan kontrolünden çıkıp çıkmayacağı soruluyor.
Bu önemli bir soru.
Ancak yalnızca bu soruya bakarsak bugün yaşanan dönüşümü kaçırabiliriz.
2026 Uluslararası Yapay Zekâ Güvenliği Raporu, mevcut sistemlerin insanlığın kontrolünü ele geçirebilecek kapasitede olmadığını belirtiyor. Bununla birlikte sistemlerin özerk hareket etme yeteneklerinin geliştiğine ve güvenlik testlerinin sınırlamalarını aşabilen davranışların görülmeye başladığına dikkat çekiyor. International AI Safety Report
Fakat daha yakın tehlikeler zaten önümüzde.
İnsanların iş yaşamı değişiyor.
Gerçek ile yapay içerik arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Kişisel veriler büyük sistemlerin hammaddesine dönüşüyor.
Algoritmalar insanların ne okuyacağını, ne izleyeceğini ve hangi bilgiyle karşılaşacağını giderek daha fazla etkiliyor.
Yapay zekâya aşırı güvenmenin eleştirel düşünmeyi zayıflatabileceğine ilişkin erken bulgular da bulunuyor. International AI Safety Report
Dolayısıyla mesele yalnızca:
“Bir gün yapay zekâ kontrolden çıkar mı?”
değildir.
Belki daha yakın soru şudur:
İnsan, farkına varmadan kendi karar verme yetisini makinelere devretmeye başlıyor mu?
İnsan yardımcı mı olacak, karar veren mi?
Yapay zekânın en büyük gücü insanın yapamadığı şeyleri yapabilmesi değildir.
İnsanın yaptıklarını olağanüstü hızlarda gerçekleştirebilmesidir.
Bir doktorun incelemesi saatler sürebilecek verileri saniyeler içerisinde analiz edebilir.
Bir araştırmacının haftalarca tarayacağı belgeleri kısa sürede karşılaştırabilir.
Bir işçinin, gazetecinin, öğretmenin, sanatçının veya mühendisin üretkenliğini artırabilir.
Bunların her biri büyük olanaklardır.
Fakat ince bir sınır vardır.
Yapay zekâ insanın yeteneğini güçlendiren bir araç mı olacak, yoksa insanın yerine karar veren bir otoriteye mi dönüşecek?
Bu sınırın nerede çizileceği yalnızca mühendislik meselesi değildir.
Toplumsal bir tercihtir.
Birinci doğru adım: İnsan son sözü söylemeli
İlk ilke oldukça basit olmalıdır:
İnsanı doğrudan etkileyen önemli kararlarda nihai sorumluluk insanda kalmalıdır.
Sağlık, eğitim, işe alım, kredi, sosyal yardım, adalet ve kamu hizmetleri gibi alanlarda bir algoritmanın öneride bulunması başka şeydir; insan yaşamını etkileyen nihai kararın sorgulanamaz biçimde makineye bırakılması başka.
OECD’nin yapay zekâ ilkeleri de insan iradesi ve gözetiminin korunmasını, sistemlerin izlenebilir ve hesap verebilir olmasını ve zarar riski oluştuğunda gerektiğinde durdurulabilmesini öngörüyor. OECD
Yani geleceğin temel ilkelerinden biri şu olabilir:
Makine hesaplar.
İnsan değerlendirir.
İnsan karar verir.
İnsan sorumluluk taşır.
İkinci adım: Önce güvenlik, sonra piyasaya sürmek
Bugünkü teknoloji ekonomisinin temel mantığı hızlı olmaktır.
İlk geliştiren avantaj kazanır.
İlk piyasaya çıkaran kullanıcı kazanır.
En güçlü modeli geliştiren yatırım kazanır.
Fakat yapay zekâ gibi milyonlarca hatta milyarlarca insanı etkileyebilecek teknolojilerde yalnızca hız üzerine kurulu bir yarış tehlikelidir.
Bir uçak yolcularla doldurulmadan önce test edilir.
Bir ilaç insanlara verilmeden önce güvenlik süreçlerinden geçer.
Benzer bir düşüncenin yüksek riskli yapay zekâ sistemlerinde de güçlenmesi gerekir.
Bağımsız testler yapılmalı.
Riskler belgelenmeli.
Kritik sistemler denetlenmeli.
Gerekirse piyasaya sürülmeleri ertelenebilmelidir.
Buradaki amaç teknolojiyi durdurmak değil, teknolojik hız ile toplumsal güvenlik arasındaki mesafeyi azaltmaktır.
Üçüncü adım: Şirket kendi kendisinin hakemi olmamalı
Bugün en gelişmiş yapay zekâ sistemlerinin önemli bölümü özel şirketler tarafından geliştiriliyor.
Bu şirketlerin olağanüstü teknik bilgiye, sermayeye ve hesaplama gücüne sahip olması doğal olarak onlara büyük bir etki alanı kazandırıyor.
Ancak sistemi geliştiren, riskini değerlendiren ve güvenli olduğuna karar veren aynı kurum olduğunda önemli bir çıkar çatışması ortaya çıkabilir.
Bu nedenle güçlü yapay zekâ sistemlerinin güvenliği yalnızca şirketlerin gönüllü kararlarına bırakılamaz.
Bağımsız bilim insanları, kamu kurumları ve gerektiğinde uluslararası kuruluşlar denetimin parçası olmalıdır.
Birleşmiş Milletler’in 2026’da çalışmalarına başlayan 40 üyeli Bağımsız Uluslararası Yapay Zekâ Bilimsel Paneli’nin amacı da ülkelerin yapay zekânın fırsatları ve riskleri hakkında bağımsız bilimsel değerlendirmelere ulaşabilmesini sağlamak. Vereinte Nationen
Dördüncü adım: İnsanlığın ortak kuralları olmalı
Yapay zekâ sınır tanımıyor.
Bir ülkede geliştirilen model birkaç dakika içerisinde dünyanın başka bir ülkesinde kullanılabiliyor.
Bu nedenle yalnızca ulusal düzenlemeler yeterli olmayabilir.
Nükleer güvenlik, havacılık, denizcilik veya salgın hastalıklar konusunda uluslararası iş birliğine ihtiyaç duyulduğu gibi yapay zekânın bazı risklerinde de ortak mekanizmalara ihtiyaç var.
Bu yönde ilk kurumlar oluşmaya başladı.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kurulan Küresel Yapay Zekâ Yönetişimi Diyaloğu, 6–7 Temmuz 2026’da Cenevre’de ilk toplantısını yaptı. Platformun amacı yalnızca teknoloji güçlerinin değil, bütün BM üyesi ülkelerin ve farklı toplumsal aktörlerin yapay zekâ yönetimine katılabilmesi. Vereinte Nationen
Bu önemlidir.
Çünkü yapay zekânın geleceği yalnızca Washington, Pekin veya Silikon Vadisi’nin geleceği değildir.
Afrika’nın da geleceğidir.
Avrupa’nın da.
Asya’nın da.
Bir köyde yaşayan çocuğun da.
Bir fabrikada çalışan işçinin de.
Bir öğretmenin, sanatçının, gazetecinin ve emeklinin de.
Kısacası hepimizin geleceğidir.
Beşinci adım: Yapay zekânın kazancı topluma da ulaşmalı
Belki de önümüzdeki yılların en büyük tartışmalarından biri çalışma yaşamı olacak.
Yapay zekâ insan emeğinin verimliliğini birkaç kat artırırsa ortaya çıkan ekonomik değer kime ait olacak?
Sadece teknoloji şirketlerine mi?
Sermaye sahiplerine mı?
Yoksa bu verimlilik toplumun tamamının yaşamını iyileştirecek şekilde paylaşılacak mı?
Uluslararası Yapay Zekâ Güvenliği Raporu, genel amaçlı yapay zekânın geniş bir bilişsel görev yelpazesini otomatikleştirebileceğini, ancak toplam istihdam üzerindeki uzun vadeli etkinin henüz belirsiz olduğunu belirtiyor. International AI Safety Report
Bu belirsizlik beklemek için gerekçe olmamalı.
Eğitim sistemleri dönüşüme hazırlanmalı.
Çalışanlara yeni beceriler kazandırılmalı.
Mesleklerin dönüşümü izlenmeli.
Verimlilik artışının yalnızca şirket bilançolarında değil, çalışma süresinde, ücretlerde ve yaşam kalitesinde nasıl karşılık bulacağı tartışılmalıdır.
Çünkü teknolojik ilerlemenin toplumsal karşılığı yoksa ortada yalnızca daha güçlü teknoloji vardır.
İlerleme değil.
Altıncı adım: Çocukları ve gelecek kuşakları korumak
Yapay zekâ çağının belki de en az konuşulan tarafı çocuklardır.
Bugün doğan bir çocuk yapay zekâsız bir dünyayı muhtemelen hiç tanımayacak.
Ödevini yaparken, oyun oynarken, bilgi ararken, arkadaşlarıyla konuşurken hatta yalnızlığını paylaşırken yapay sistemlerle karşılaşacak.
Bu nedenle çocuklara yalnızca yapay zekâyı nasıl kullanacaklarını öğretmek yeterli değildir.
Onlara yapay zekâyı sorgulamayı öğretmeliyiz.
“Bu bilgi doğru mu?”
“Bunu kim üretti?”
“Kaynağı nedir?”
“Neden bana bunu öneriyor?”
“Kararımı ben mi veriyorum?”
Geleceğin en önemli becerilerinden biri belki de kod yazmak değil, makinenin verdiği cevaba gerektiğinde hayır diyebilmek olacaktır.
Yedinci adım: Dünyayı da hesaba katmak
Yapay zekâ yalnızca dijital bir mesele değildir.
Arkasında devasa veri merkezleri, işlemciler, enerji sistemleri, soğutma altyapıları ve doğal kaynak kullanımı vardır.
Dolayısıyla “Daha büyük model” sorusunun yanında başka bir soru da sorulmalıdır:
Bunun dünyaya maliyeti nedir?
Teknolojik ilerlemenin çevresel maliyetleri ölçülmeli, enerji ve kaynak kullanımı daha şeffaf hâle getirilmeli ve verimlilik yalnızca işlem gücüyle değil ekolojik etkilerle birlikte değerlendirilmelidir.
Çünkü insanın geleceğini korurken üzerinde yaşadığı dünyayı tüketen bir teknoloji anlayışı kendi içinde çelişkilidir.
Asıl tehlike yapay zekâ mı?
Burada belki de düşünmemiz gereken en zor soruya geliyoruz.
Asıl tehlike yapay zekânın kendisi mi?
Yapay zekânın kendi başına ahlakı, vicdanı veya toplumsal sorumluluğu yoktur.
Onu insanlar geliştiriyor.
İnsanlar eğitiyor.
Şirketler piyasaya sürüyor.
Devletler kullanıyor.
Toplumlar hayatlarının içine alıyor.
Dolayısıyla yapay zekânın oluşturacağı dünyanın önemli bir bölümü, insanların bugün vereceği kararlarla şekillenecek.
Tehlike yalnızca çok güçlü makinelerin ortaya çıkması değildir.
Tehlike; çok güçlü teknolojilerin çok az insanın kontrolünde toplanmasıdır.
Tehlike, toplumun anlamadığı sistemlerin toplum hakkında karar vermesidir.
Tehlike, insanın rahatlık uğruna düşünme ve sorgulama sorumluluğunu yavaş yavaş makineye bırakmasıdır.
Ve belki en büyük tehlike, bütün bunlar olurken toplumların yalnızca seyretmesidir.
Hâlâ zamanımız var
Burada karamsarlığa teslim olmak için bir neden yok.
Yapay zekâ insanlığın geliştirdiği olağanüstü araçlardan biri olabilir.
Bilimsel araştırmaları hızlandırabilir.
Hastalıkların teşhisinde yardımcı olabilir.
Engelleri olan insanların yaşamını kolaylaştırabilir.
Bilgiyi farklı dillere ve toplumlara taşıyabilir.
İnsanları ağır ve tekrarlayan işlerden kurtarabilir.
Fakat bunların gerçekleşmesi kendiliğinden olmayacak.
Teknolojinin yönünü teknoloji belirlemez.
Onu kullanan toplumların tercihleri belirler.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in Temmuz 2026’daki Küresel Yapay Zekâ Yönetişimi Diyaloğu’nda vurguladığı temel mesele de buydu: Yapay zekâ dünyayı zaten değiştiriyor; mesele bu dönüşümü birlikte şekillendirip şekillendiremeyeceğimiz. Vereinte Nationen
DDP72 açısından yapay zekâ tartışmasının merkezine yerleştirilmesi gereken düşünce de burada yatıyor:
İnsan teknolojinin karşısında değil, merkezinde durmalıdır.
Bilim ilerlemeli.
Teknoloji gelişmeli.
Yapay zekâ insanlığın bilgi birikimini büyütmeli.
Ama insanın özgürlüğü, emeği, mahremiyeti, düşünme yetisi ve yaşamı teknolojik yarışın bedeli hâline gelmemelidir.
Çünkü mesele sonunda hangi şirketin en güçlü yapay zekâyı geliştirdiği değildir.
Hangi ülkenin yarışı kazandığı da değildir.
Asıl soru şudur:
İnsanlık kendi yarattığı gücü yönetebilecek kadar ortak akıl gösterebilecek mi?
Bu sorunun cevabını geleceğin makineleri vermeyecek.
Biz vereceğiz.
Ve doğru adımlar yarın değil, bugün atılmalıdır.
24.09.2026, Roj Arslan-Gülçehre
İnsan Kalabİlmek, yazi dİsİzİnden
-
Yapay Zekâ ve Yaratıcılık: Eser Kimin?
Bir makineyle birlikte yarattığımız eserde, insanlığımızın imzası nerede başlıyor ve nerede bitiyor?
-
Yazmak: Kendini Bilmenin Sessiz Yolu
Okumak Dünyayı, Yazmak Kendimizi Anlatır Kitap okumak bize dünyayı anlatır; yazmak ise o dünyanın içindeki yerimizi. Okumak başkalarının düşüncesini zihnimize taşırken, yazmak o düşüncenin içinden…
-
Alevilikte Talip–Pir–Ana–Mürşit İlişkisi
Alevilikte Talip–Pir–Ana–Mürşit İlişkisi “Yol makamı ayrıcalık değil, sorumluluktur. Talip de Pir de Ana da Mürşit de taşıdığı sıfattan önce Yol’a verdiği ikrarın sorumluluğunu taşır.” Hasan…
-
Kaç Kişiyiz Değil, Nasıl İnsanlarız?
Bir inancın gücü kaç kişiye ulaştığıyla mı, yoksa nasıl insanlar yetiştirdiğiyle mi ölçülür? Roj Arslan-Gülçehre, Aleviliğin yayılmadan çok insanı, rızalığı, vicdanı, doğayı ve toplumsal sorumluluğu merkeze alan yapısını sorguluyor.
-
Alevilikte Dört Pir ve Dar Kavramı
Alevilikte Dar nedir? Dar-ı Mansur, Dar-ı Fazlı, Dar-ı Nesîmî ve Dar-ı Fatıma üzerinden rızalık, hesap verme ve Yol uğruna bedelin anlamı.
-
Kadir Kıymet Bilmek Üzerine
Kadir kıymet bilmek yalnızca teşekkür etmek değildir. Türkan Doğan; emeği görmek, gönlü gözetmek, vefayı korumak ve insanı taşıdığı can üzerinden değerlendirmek üzerine düşünüyor.
-
Bir Cana Şahidim: Sami Kılıç’ın Türküsünde Yolun Nefesi
Türkan Doğan, Sami Kılıç’ı yalnızca türkü söyleyen bir sanatçı olarak değil; Pir Sultan’ın sözünü, tevazuyu ve Yol’un nefesini yaşamında taşıyan bir can olarak anlatıyor.
-
Alevilikte “Can” Olmak: Eşitlik, Kadın Mücadelesi ve Örgütlü İrade
Alevilikte “Can” Olmak: Eşitlik, Kadın Mücadelesi ve Örgütlü İrade “Can” olmak, farklılıklarımızı ortadan kaldırmak değil; hiçbir farklılığı diğer insan üzerinde üstünlük ve egemenlik gerekçesine dönüştürmemektir….
-
Alevi Alevidir: Neden Birbirimizi Ötekileştiriyoruz?
“72 millete bir nazarla bakmak” ilkesinin Alevilerin kendi iç farklılıklarına nasıl uygulanacağı; sürek, ocak, dil, coğrafya ve düşünsel farklılıkların dışlama nedeni olmaması gerektiğidir.
-
Ortaca: Ormanın Kalbine Düşen Ateş
1966 Ortaca olayları, Tahtacı Alevilerinin toplumsal hafızasında derin bir iz bıraktı. Türkan Doğan, Ortaca’yı yalnızca acının değil; doğa, hafıza, yüzleşme ve birlikte yaşama sorumluluğunun hikâyesi olarak ele alıyor.
-
Pir Sultan’dan Nâzım’a: Hasan Yükselir’in Sesinde Anadolu’nun Bitmeyen Yolculuğu
Hasan Yükselir’in müziğinde Pir Sultan’ın nefesi, Nâzım Hikmet’in şiiri ve Anadolu’nun çok sesli kültürel hafızası çağdaş müzikle buluşuyor. Türkan Doğan, gelenekten geleceğe uzanan bu sanat yolculuğunu ele alıyor.
-
Hakikatin Sesi
Hakikatin Sesi: Alevilikte Bellek, Gelenek ve Anlam Alevilikte hakikat yalnızca anlatılan bir miras değil; sözle, bedenle, muhabbetle ve erkânla her kuşakta yeniden yaşanan bir pratiktir….
-
Kadının Özgürlüğü
Hasret Anıl, kadın özgürlüğünü sosyalist kadın hareketinin emek ve sınıf perspektifinden ele alırken; ekonomik bağımsızlık, kadın-erkek eşitliği ve Alevi toplumunda “canların eşitliği” üzerine düşünmeye çağırıyor.
-
Yolunu Sürersen Hünkâr’ı Anarsın
Hacı Bektaş Veli’yi anmak yalnızca adını yaşatmak değildir. Türkan Doğan, Hünkâr’ın insan, emek, eşitlik ve mazlumdan yana olma anlayışını bugünün yaşamında sürdürmenin anlamını ele alıyor.
-
Ekmek ve Adalet
Adalet yalnızca mahkemelerde aranan bir hak değildir. Hasret Anıl; ekmek, emek, ekonomik yaşam, insan onuru, rızalık ve doğayla ilişkimiz üzerinden adaletin günlük yaşamdaki karşılığını sorguluyor.
-
Çocuklarımıza
Çocukların yeri ağır çalışma koşulları değil; okul, oyun ve güvenli bir yaşamdır. Hasret Anıl, çocuk emeği, yoksulluk ve çocukların geleceğe ilişkin hakları üzerine düşünüyor.
-
Ekmek ve Dostluk
Hasret Anıl, insan emeğiyle dostluk arasındaki bağı; paylaşma, dayanışma, rızalık ve giderek bireyselleşen toplumsal ilişkiler üzerinden ele alıyor.
