Pir Sultan’dan Nâzım’a: Hasan Yükselir’in Sesinde Anadolu’nun Bitmeyen Yolculuğu
Bir kültürü yaşatmak, onu geçmişin içinde dondurmak değildir. Kökünü bilerek yeni seslerle buluşturmak, geçmişten alınan sözü geleceğin insanına ulaştırabilmektir.
✍️ Türkan Doğan
Bazı insanlar türkü söyler.
Bazıları ise türkünün içinden geçer.
Söylediği ezginin yalnızca notalarını değil; yüzyıllardır taşıdığı acıyı, sevinci, itirazı, aşkı, gurbeti, toprağı ve insanı da sesinde taşır.
Hasan Yükselir’in sanat yolculuğuna baktığımızda karşımıza yalnızca bir müzisyenin yaşamı çıkmaz.
Anadolu’nun farklı dönemlerden, farklı ozanlardan ve farklı kültürel damarlardan gelen seslerinin çağdaş müzikle buluştuğu uzun bir yol çıkar.
Bu yolun bir ucunda Pir Sultan Abdal vardır.
Bir başka yerinde Karacaoğlan.
Köroğlu.
Yunus Emre.
Ve daha yakın zamanlara geldiğimizde Nâzım Hikmet.
Aralarında yüzyıllar bulunur.
Fakat insanın adalet arayışı, sevda, gurbet, özgürlük ve insan onuruna duyduğu özlem bu sesleri birbirinden tamamen ayırmaz.
Hasan Yükselir’in müziği tam da bu ortak damarın peşinden gider.
Bir Türkünün İçinde Yüzyıllar
Anadolu türkülerinin önemli özelliklerinden biri, yalnızca bir dönemi anlatmamalarıdır.
Bir türkü bazen yüzlerce yıl önce doğar ama başka bir çağdaki insanın yüreğinde yeniden karşılık bulur.
Çünkü insanın temel duyguları değişse de onların ifade edildiği koşullar sürekli değişir.
Sevda kalır.
Gurbet kalır.
Adalet arayışı kalır.
İnsanın kendisini özgürce ifade etme ihtiyacı kalır.
Pir Sultan’ın sözünün bugün hâlâ insanlara ulaşabilmesinin nedenlerinden biri de budur.
Onun yaşadığı tarihsel koşullarla bugünün dünyası aynı değildir.
Fakat haksızlık karşısında söz söylemenin, inandığı değerden vazgeçmemenin ve insan onurunu savunmanın anlamı çağlar değişse de tamamen kaybolmaz.
Bu nedenle gelenek yalnızca eski olan değildir.
Gelenek, geçmişten bugüne ulaşabilmiş yaşayan sözdür.
Pir Sultan’dan Nâzım’a Uzanan Görünmez Yol
Pir Sultan Abdal ile Nâzım Hikmet birbirinden çok farklı tarihsel dönemlerin insanlarıdır.
Dilleri, yaşadıkları toplumsal koşullar ve düşünsel dünyaları aynı değildir.
Onları aynılaştırmak doğru olmaz.
Fakat iki ismin sanatında da insanın dünyaya karşı söz söyleme cesaretini görmek mümkündür.
Birinde sazın ve nefesin içerisinden yükselen söz vardır.
Diğerinde şiirin içerisinden yükselen bir başka ses.
Hasan Yükselir’in sanatı, bu iki dünyayı birbirinin yerine koymak yerine aralarında müzik aracılığıyla bir köprü kurar.
Bu yaklaşım bize kültür konusunda önemli bir şey hatırlatır:
Farklılıklar arasında ilişki kurmak için onları aynılaştırmak gerekmez.
Farklı çağların, farklı sanat biçimlerinin ve farklı düşüncelerin birbirleriyle konuşabilmesi mümkündür.
Sanatın evrensel taraflarından biri de budur.
Anadolu Tek Bir Sesten Oluşmaz
Anadolu’nun kültürel dünyasını tek bir türküyle, tek bir inançla veya tek bir gelenekle anlatmak mümkün değildir.
Bu coğrafyanın içerisinde farklı halkların, inançların, dillerin ve kültürlerin sesleri yaşamıştır.
Alevi-Bektaşi nefesleri…
Halk ozanları…
Göç türküleri…
Ağıtlar…
Sevda şiirleri…
Destanlar…
Semahlar…
Ve kuşaktan kuşağa geçen sayısız yerel ezgi…
Bu nedenle Anadolu’yu gerçekten anlatmak istiyorsak onun çok sesliliğini de kabul etmemiz gerekir.
Hasan Yükselir’in sanatındaki önemli taraflardan biri, bu kültürel malzemeyi yalnızca geçmişten kalan folklor örnekleri olarak görmemesidir.
Türküyü yaşayan bir bellek olarak ele alır.
Bir eser yeni bir müzik düzenlemesiyle karşılaştığında geçmişini kaybetmek zorunda değildir.
Tam tersine, doğru bir yaklaşım geliştirildiğinde başka insanlara ulaşabilecek yeni bir dil kazanabilir.
Sazdan Caza, Türküden Senfoniye
Gelenek söz konusu olduğunda iki farklı uçla sık sık karşılaşırız.
Bir tarafta:
“Hiçbir şeye dokunmayalım, olduğu gibi kalsın.”
anlayışı vardır.
Diğer tarafta ise geçmişle bütün bağları koparıp her şeyi yeniden kurma eğilimi bulunur.
Oysa yaşayan kültür bu iki uç arasında başka bir yol geliştirebilir.
Kökünü koruyarak değişebilir.
Hasan Yükselir’in bağlamayı orkestra, klasik müzik ve farklı çağdaş müzik biçimleriyle buluşturması bu açıdan önemlidir.
1990’lı yıllarda bağlama ile orkestrayı bir araya getiren çalışmalar üretmesi, Anadolu müziğinin yalnızca belirli bir sahne veya dinleyici çevresine ait olmadığını göstermeye yönelik bir arayıştı. 1996’da bağlama ve orkestra için bestelediği eser Köln’de bir senfoni orkestrasıyla seslendirildi; Yükselir daha sonra Yunus Emre ve Nâzım Hikmet’in şiirlerini de farklı müzikal biçimlerle ele aldı.
Burada mesele bağlamayı orkestraya benzetmek değildir.
Mesele iki ayrı müzik dünyasının birbirinin varlığını kabul ederek yeni bir ifade alanı oluşturabilmesidir.
Gelenek Yeniliğin Düşmanı Değildir
Bir ağacı düşünelim.
Kökü toprağın derinliklerindedir.
Ama dalları sürekli yeni yerlere uzanır.
Ağaç kökünü terk etmez.
Fakat yalnızca kök olarak da kalmaz.
Kültür de böyledir.
Kökünü bilmek önemlidir.
Ancak köke sahip olmak, dalların büyümesini engellememelidir.
Alevi kültürünün geleceği açısından da bu mesele önemlidir.
Bağlama korunmalıdır.
Deyişler öğrenilmelidir.
Nefeslerin tarihsel bağlamı bilinmelidir.
Semahın inançsal anlamı kaybolmamalıdır.
Ama genç kuşakların yeni müzik biçimleriyle karşılaşması kültüre karşı bir tehdit olarak görülmemelidir.
Önemli olan değişimin özle bağını tamamen koparmamasıdır.
Çünkü kültürü korumak onu cam bir fanusun içine yerleştirmek değildir.
Kültürü korumak, onun yaşayabileceği yeni alanlar açmaktır.
Semah Yalnızca Bir Ezgi Değildir
Hasan Yükselir’in repertuvarındaki semah yorumları da bu açıdan ayrıca düşünülmeye değerdir.
Semahın müzikal yapısı güçlüdür.
Fakat semah yalnızca dinlenen veya sahnede sergilenen bir müzik değildir.
Alevi Yolunda semahın kendi inançsal bağlamı, meydanı ve anlam dünyası vardır.
Bu nedenle semahın çağdaş sanat içerisinde görünür olması değerli olabilir; ancak bu görünürlük onun yalnızca folklorik bir dans olarak algılanmasına yol açmamalıdır.
Bir kültürel biçimi dünyaya tanıtmak ile onu özünden koparmak arasında ince bir sınır vardır.
Yeni kuşaklara yalnızca semahın nasıl dönüldüğünü değil, neden dönüldüğünü de anlatmak gerekir.
Böylece sanat, geleneği yalnızca sergilemez.
Anlamını da taşır.
Sanat Toplumsal Hafızayı Taşır
Bir toplumun hafızası yalnızca tarih kitaplarında bulunmaz.
Türkülerde de yaşar.
Bir ağıtta…
Bir deyişte…
Bir şairin dizelerinde…
Bir annenin çocuğuna söylediği eski bir ezgide…
Toplumsal hafıza bazen birkaç dakikalık bir türkü içerisinde yüz yıllık bir hikâyeyi taşıyabilir.
Bu nedenle sanatçı yalnızca güzel ses çıkaran veya iyi bir eser üreten insan değildir.
Bazen aynı zamanda hafızanın taşıyıcısıdır.
Hasan Yükselir’in Pir Sultan’dan Nâzım’a, halk ozanlarından modern şiire uzanan repertuvarını bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
Geçmişi bugüne taşır.
Ama geçmişi yalnızca tekrar etmez.
Kendi çağının müzikal diliyle yeniden yorumlar.
Sanatın Evrensel Dili
Bir türkünün Anadolu’da doğmuş olması yalnızca Anadolu insanının onu anlayabileceği anlamına gelmez.
Müzik çoğu zaman dilden önce insana ulaşır.
Bir insan sözleri anlamasa bile ezginin taşıdığı acıyı, coşkuyu veya özlemi hissedebilir.
Sanatın kültürler arasında kurduğu en önemli köprülerden biri budur.
DDP72’nin Aleviliği çağdaş ve evrensel bir perspektifle ele alma anlayışı açısından bu yaklaşım ayrıca önemlidir.
Kendi kültürümüzü dünyaya anlatmak, başka kültürlerden uzak durmak anlamına gelmemelidir.
Tam tersine, sağlam bir kültürel kimlik başka kültürlerle ilişki kurmaktan korkmaz.
Bağlama senfoniyle buluşabilir.
Türkü cazla konuşabilir.
Nefes başka bir müzik anlayışının içerisinde yeni dinleyicilerle karşılaşabilir.
Bunların hiçbiri kendiliğinden kültürel kayıp değildir.
Asıl soru şudur:
Öz korunuyor mu, yoksa yalnızca biçim mi geriye kalıyor?
Avrupa’da Anadolu’nun Sesini Taşımak
Göç yalnızca insanların yer değiştirmesi değildir.
İnsanlar gittikleri yerlere hafızalarını da taşırlar.
Dillerini…
Yemeklerini…
Şiirlerini…
Müziklerini…
İnançlarını…
Ve çocukluklarından kalan sesleri…
Avrupa’da yaşayan Alevi ve Anadolu kökenli toplumların kültürel deneyimi bu nedenle yalnızca bir göç hikâyesi değildir.
Aynı zamanda kültürün yeni bir coğrafyada yeniden şekillenmesinin hikâyesidir.
Hasan Yükselir’in Almanya’daki müzik çalışmalarını da böyle okumak mümkündür.
Anadolu türküsünü yalnızca diasporadaki insanlara hatırlatmak yerine farklı müzik çevreleriyle buluşturmak, kültürü kapalı bir topluluk belleğinden çıkarıp daha geniş bir diyalog alanına taşır. Yükselir’in Köln Filarmoni, Berlin ve Frankfurt gibi Avrupa sahnelerinde Anadolu ezgilerini farklı müzikal biçimlerle sunması bu yaklaşımın örnekleri arasındadır.
Pir Sultan Bugün Yaşasaydı Ne Söylerdi?
Geçmişin büyük isimlerini sürekli bugünün sorularına cevap vermeye zorlamak doğru olmayabilir.
Onların kendi dönemleri vardı.
Kendi dünyaları vardı.
Fakat bıraktıkları düşünsel mirasa bakarak bugüne bazı sorular taşıyabiliriz.
Pir Sultan’ın sözünde itiraz varsa, bugün haksızlık karşısında susmayı nasıl değerlendireceğiz?
Yunus’un sözünde insan varsa, bugün birbirimizi kimliklerimiz üzerinden küçümsemeyi nasıl açıklayacağız?
Nâzım’ın şiirinde özgürlük ve insan özlemi varsa, sanatın yalnızca eğlenceye indirgenmesine nasıl bakacağız?
Bu soruların tek cevabı yoktur.
Ama kültürün yaşayan tarafı zaten hazır cevaplarda değil, yeni sorular oluşturabilmesindedir.
Genç Kuşakların Türküsü Nasıl Olacak?
Belki de en önemli soru budur.
Bugünün gençleri Pir Sultan’ı nasıl duyacak?
Nefesleri hangi ortamda tanıyacak?
Bağlamayı nasıl öğrenecek?
Semahla nasıl ilişki kuracak?
Ve bütün bunları kendi çağlarının müzik dünyasıyla nasıl buluşturacak?
Onlardan yalnızca geçmişi tekrar etmelerini bekleyemeyiz.
Her kuşak kendi sözünü de oluşturmalıdır.
Aksi hâlde kültür yaşayan bir alan olmaktan çıkar ve yalnızca korunması gereken bir müze nesnesine dönüşür.
Yeni kuşaklar elektronik müzik dinleyebilir.
Cazla ilgilenebilir.
Klasik müzik öğrenebilir.
Hip-hop veya başka çağdaş müzik biçimleriyle kendilerini ifade edebilir.
Mesele bunları reddetmek değildir.
Mesele kendi kültürel hafızalarını da tanıyabilecekleri alanlar yaratabilmektir.
Kendi kökünü bilen bir genç, başka kültürlerle karşılaştığında kimliğini kaybetmek zorunda değildir.
Tam tersine daha özgüvenli bir ilişki kurabilir.
Pir Sultan’dan Nâzım’a, Geçmişten Geleceğe
Hasan Yükselir’in sanatında beni etkileyen taraflardan biri, geleneği geçmişe doğru kapanan bir kapı olarak görmemesidir.
Geçmişten bugüne açılan bir yol olarak görmesidir.
Pir Sultan’ın sözü o yoldadır.
Karacaoğlan’ın sevdası…
Yunus’un insanı…
Köroğlu’nun destanı…
Nâzım’ın şiiri…
Ve bugün onların seslerini yeniden yorumlayan sanatçılar…
Hepsi aynı değildir.
Olmaları da gerekmez.
Ama birbirleriyle konuşabilirler.
İnsanlığın kültürel mirası biraz da böyle büyür.
Bir kuşak sözü söyler.
Bir sonraki kuşak onu dinler.
Sonra kendi çağının sesiyle yeniden anlatır.
Bu nedenle gelenekten geleceğe yürümek, geçmişi geride bırakmak değildir.
Geçmişin içindeki canlı özü geleceğe taşıyabilmektir.
Pir Sultan’dan Nâzım’a uzanan yol aslında bitmez.
Çünkü insan olduğu sürece sevda olacak.
Haksızlık olacak.
İtiraz olacak.
Özgürlük arayışı olacak.
Toprak olacak.
Göç olacak.
Türkü olacak.
Ve her kuşak bu uzun yolun üzerine kendi sesini bırakacak.
✍️ Türkan Doğan
27.09.2026
Kaynak ve Yayın Bilgisi
Özgün Yazar: Türkan Doğan
Özgün Yazı: Pir Sultan’dan Nâzım’a: Hasan Yükselir’in Sesinde Anadolu’nun Bitmeyen Yolculuğu
İlk Yayın Tarihi: 21 Ağustos 2026
İlk Yayın / Kaynak: Alevi Haber Ağı (AHA)
DDP72 Yayını: Dijital Dergi Platformu
Editoryal Düzenleme: DDP72 – Dijital Dergi Platformu
Bu çalışma, Türkan Doğan’ın Alevi Haber Ağı’nda yayımlanan özgün yazısının düşünsel bütünlüğü korunarak Dijital Dergi Platformu (DDP72) yayın formatına göre editoryal olarak düzenlenmiştir.
-
Yazmak: Kendini Bilmenin Sessiz Yolu
Okumak Dünyayı, Yazmak Kendimizi Anlatır Kitap okumak bize dünyayı anlatır; yazmak ise o dünyanın içindeki yerimizi. Okumak başkalarının düşüncesini zihnimize taşırken, yazmak o düşüncenin içinden…
-
Alevilikte “Can” Olmak: Eşitlik, Kadın Mücadelesi ve Örgütlü İrade
Alevilikte “Can” Olmak: Eşitlik, Kadın Mücadelesi ve Örgütlü İrade “Can” olmak, farklılıklarımızı ortadan kaldırmak değil; hiçbir farklılığı diğer insan üzerinde üstünlük ve egemenlik gerekçesine dönüştürmemektir….
-
Yolunu Sürersen Hünkâr’ı Anarsın
Hacı Bektaş Veli’yi anmak yalnızca adını yaşatmak değildir. Türkan Doğan, Hünkâr’ın insan, emek, eşitlik ve mazlumdan yana olma anlayışını bugünün yaşamında sürdürmenin anlamını ele alıyor.
-
Alevilikte Dört Pir ve Dar Kavramı
Alevilikte Dar nedir? Dar-ı Mansur, Dar-ı Fazlı, Dar-ı Nesîmî ve Dar-ı Fatıma üzerinden rızalık, hesap verme ve Yol uğruna bedelin anlamı.
-
Çocuklarımıza
Çocukların yeri ağır çalışma koşulları değil; okul, oyun ve güvenli bir yaşamdır. Hasret Anıl, çocuk emeği, yoksulluk ve çocukların geleceğe ilişkin hakları üzerine düşünüyor.
-
Yapay Zekâ Kapımızda: Dünya ve İnsan Bu Yarışın Neresinde?
Yapay zekâ yarışında herkes kimin öne geçeceğini konuşuyor. Oysa insanlığın sorması gereken daha büyük bir soru var: Yarış hızlanırken insan, toplum ve dünya geride mi…
-
Alevilikte Talip–Pir–Ana–Mürşit İlişkisi
Alevilikte Talip–Pir–Ana–Mürşit İlişkisi “Yol makamı ayrıcalık değil, sorumluluktur. Talip de Pir de Ana da Mürşit de taşıdığı sıfattan önce Yol’a verdiği ikrarın sorumluluğunu taşır.” Hasan…
-
Kadir Kıymet Bilmek Üzerine
Kadir kıymet bilmek yalnızca teşekkür etmek değildir. Türkan Doğan; emeği görmek, gönlü gözetmek, vefayı korumak ve insanı taşıdığı can üzerinden değerlendirmek üzerine düşünüyor.
-
Hakikatin Sesi
Hakikatin Sesi: Alevilikte Bellek, Gelenek ve Anlam Alevilikte hakikat yalnızca anlatılan bir miras değil; sözle, bedenle, muhabbetle ve erkânla her kuşakta yeniden yaşanan bir pratiktir….
-
Kadının Özgürlüğü
Hasret Anıl, kadın özgürlüğünü sosyalist kadın hareketinin emek ve sınıf perspektifinden ele alırken; ekonomik bağımsızlık, kadın-erkek eşitliği ve Alevi toplumunda “canların eşitliği” üzerine düşünmeye çağırıyor.
-
Kaç Kişiyiz Değil, Nasıl İnsanlarız?
Bir inancın gücü kaç kişiye ulaştığıyla mı, yoksa nasıl insanlar yetiştirdiğiyle mi ölçülür? Roj Arslan-Gülçehre, Aleviliğin yayılmadan çok insanı, rızalığı, vicdanı, doğayı ve toplumsal sorumluluğu merkeze alan yapısını sorguluyor.
-
Yapay Zekâ ve Yaratıcılık: Eser Kimin?
Bir makineyle birlikte yarattığımız eserde, insanlığımızın imzası nerede başlıyor ve nerede bitiyor?
-
Alevi Alevidir: Neden Birbirimizi Ötekileştiriyoruz?
“72 millete bir nazarla bakmak” ilkesinin Alevilerin kendi iç farklılıklarına nasıl uygulanacağı; sürek, ocak, dil, coğrafya ve düşünsel farklılıkların dışlama nedeni olmaması gerektiğidir.
-
Ekmek ve Dostluk
Hasret Anıl, insan emeğiyle dostluk arasındaki bağı; paylaşma, dayanışma, rızalık ve giderek bireyselleşen toplumsal ilişkiler üzerinden ele alıyor.
-
Ortaca: Ormanın Kalbine Düşen Ateş
1966 Ortaca olayları, Tahtacı Alevilerinin toplumsal hafızasında derin bir iz bıraktı. Türkan Doğan, Ortaca’yı yalnızca acının değil; doğa, hafıza, yüzleşme ve birlikte yaşama sorumluluğunun hikâyesi olarak ele alıyor.
-
Ekmek ve Adalet
Adalet yalnızca mahkemelerde aranan bir hak değildir. Hasret Anıl; ekmek, emek, ekonomik yaşam, insan onuru, rızalık ve doğayla ilişkimiz üzerinden adaletin günlük yaşamdaki karşılığını sorguluyor.
-
Bir Cana Şahidim: Sami Kılıç’ın Türküsünde Yolun Nefesi
Türkan Doğan, Sami Kılıç’ı yalnızca türkü söyleyen bir sanatçı olarak değil; Pir Sultan’ın sözünü, tevazuyu ve Yol’un nefesini yaşamında taşıyan bir can olarak anlatıyor.

