Deniz Gezmis Yusuf Arslan Hueseyin Inan 1

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı yalnızca 6 Mayıs 1972’de idam edilen üç genç olarak anmak eksik kalır. Onları anlamak; 1960’ların Türkiye’sini, yükselen öğrenci hareketlerini, anti-emperyalizmi, sosyalizm arayışını, işçi ve köylü mücadelelerini ve bir kuşağın dünyayı değiştirebileceğine duyduğu inancı birlikte değerlendirmeyi gerektirir.

ÜÇ FİDAN: DENİZ GEZMİŞ, YUSUF ASLAN VE HÜSEYİN İNAN — BİR KUŞAĞIN BAĞIMSIZLIK, ADALET VE DEVRİM ARAYIŞI

Türkiye yakın tarihinin en sembolik üç ismi olan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, yıllar içinde halkın belleğinde “Üç Fidan” olarak yer etti.

Üçü de çok gençti.

Üçü de farklı yaşamların içinden gelmişti.

Ama yolları aynı düşüncelerde kesişti:

Tam bağımsızlık.

Anti-emperyalizm.

Sosyalizm.

Toplumsal eşitlik.

Emekçinin ve yoksulun yanında durmak.

Ve daha adil bir ülke özlemi.

6 Mayıs 1972’de Ankara’da idam edildiklerinde, yalnızca üç genç yaşam sonlandırılmadı.

Bir kuşağın umutları, öfkesi, yanılgıları, cesareti ve büyük değişim arzusu da Türkiye’nin toplumsal hafızasına kazındı.

1968 kuşağı ve değişen dünya

Onların siyasal gelişimini anlamak için dönemin dünyasına bakmak gerekir.

1960’ların sonlarında dünya büyük bir hareketlilik içindeydi.

Vietnam Savaşı’na karşı kitlesel protestolar vardı.

Latin Amerika’da devrimci hareketler yükseliyordu.

Afrika ve Asya’da sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadeleleri sürüyordu.

Avrupa’da 1968 öğrenci hareketleri sokakları dolduruyordu.

İşçiler greve çıkıyor, gençler üniversitelerin demokratikleşmesini istiyor, yeni bir dünya arayışı büyüyordu.

Türkiye’de de benzer bir dalga oluştu.

Üniversitelerde boykotlar ve işgaller başladı.

İşçi hareketleri güçlendi.

Köylülerin toprak ve hak mücadeleleri görünür hale geldi.

ABD’nin Türkiye üzerindeki askerî ve siyasi etkisi gençlik hareketlerinin temel itirazlarından biri oldu.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin tam da bu ortamda siyasal kimliklerini oluşturdular.

Deniz Gezmiş: bağımsızlık fikrinin simgesine dönüşen genç

Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu.

Öğretmen bir ailenin çocuğuydu.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gördü.

Kısa süre içinde öğrenci hareketinin en tanınmış isimlerinden biri oldu.

Üniversitelerin demokratikleşmesi için yapılan eylemlere katıldı.

Amerikan 6. Filosu’na karşı protestolarda yer aldı.

Filistin’e giderek eğitim aldı.

Deniz Gezmiş’in siyasi düşüncesinin merkezindeki kavramlardan biri tam bağımsızlıktı.

Türkiye’nin yalnızca bayrağı ve sınırlarıyla bağımsız olmasının yeterli olmadığını düşünüyordu.

Ekonomik ve askerî bağımlılığın da ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyordu.

Bu nedenle onun için anti-emperyalizm yalnızca Amerika karşıtlığı değildi.

Bir ülkenin kendi kaynaklarını kendi halkı adına kullanabilmesi meselesiydi.

Yusuf Aslan: mühendislikten devrimci mücadeleye

Yusuf Aslan, 1947’de Yozgat’ta dünyaya geldi.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı.

ODTÜ, o yıllarda gençlik hareketlerinin en önemli merkezlerinden biriydi.

Yusuf Aslan da üniversite eylemleri, boykotlar ve anti-emperyalist protestolar içinde yer aldı.

Zamanla yalnızca öğrenci hareketinin yeterli olmayacağına inandı.

Türkiye’deki toplumsal eşitsizliklerin daha köklü bir değişim gerektirdiğini düşündü.

Bu nedenle sosyalist mücadeleye yöneldi.

Yusuf Aslan, Üç Fidan arasında çoğu zaman Deniz Gezmiş’in gölgesinde anılır.

Oysa onun hikâyesi de kendi başına önemlidir.

Sessiz, kararlı ve örgütlü bir mücadele insanı olarak hatırlanır.

Hüseyin İnan: düşünsel yönü güçlü bir devrimci

Hüseyin İnan, 1949 yılında Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Bozhüyük köyünde doğdu.

O da ODTÜ’de eğitim gördü.

Üç Fidan içerisinde özellikle teorik yönüyle öne çıkan isimlerden biriydi.

Marksizm, anti-emperyalizm ve Türkiye’nin toplumsal yapısı üzerine yoğun biçimde düşündü.

Türkiye’nin bağımlı bir ekonomik ve siyasal yapıya sahip olduğunu savunuyordu.

Köylülüğün ve emekçi sınıfların toplumsal dönüşümde merkezi bir rol oynayacağına inanıyordu.

Bu yönüyle Hüseyin İnan yalnızca eylemci değil, aynı zamanda düşünce üreten bir örgütçüydü.

THKO ve silahlı mücadeleye geçiş

1970 yılına gelindiğinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşları Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu — THKO’yu kurdular.

Bu yapı, Türkiye’de sosyalist bir devrim hedefliyordu.

Ancak parlamenter mücadeleyi yeterli görmüyor, silahlı mücadeleyi temel yöntemlerden biri olarak benimsiyordu.

Bu tercih onların tarihsel mirasının en tartışmalı yönlerinden biridir.

Banka soygunları gerçekleştirdiler.

ABD askerlerini kaçırdılar.

Silahlı eylemler düzenlediler.

Bu nedenle onları anlamak, yalnızca romantik bir devrimci anlatıya sığınmakla mümkün değildir.

Seçtikleri yöntemlerin sonuçları ve yarattığı şiddet de tarihsel değerlendirmeye dahil edilmelidir.

Ama aynı şekilde, onları yalnızca bu yöntemlere indirgemek de eksiktir.

Çünkü onların düşünce dünyasında daha geniş bir toplumsal dönüşüm fikri vardı.

Onları radikalleştiren neydi?

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur.

Türkiye’de o yıllarda büyük bir siyasi kutuplaşma vardı.

Gençlik hareketleri üzerinde yoğun polis baskısı yaşanıyordu.

Üniversitelerde çatışmalar artıyordu.

Siyasi cinayetler çoğalıyordu.

İşçiler grev yapıyordu.

Köylüler toprak talebinde bulunuyordu.

12 Mart’a doğru siyasal alan giderek daralıyordu.

Dünyada ise Küba’dan Vietnam’a kadar silahlı devrim hareketleri gençler üzerinde büyük etki yaratıyordu.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin, Türkiye’de düzenin parlamenter yollarla değiştirilemeyeceği sonucuna vardılar.

Bu değerlendirme onları silahlı mücadeleye taşıdı.

Bugünden bakıldığında bu tercihin yanlışlarını, bedellerini ve sonuçlarını tartışmak mümkündür.

Ama o tercihin hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamak da gerekir.

Tam bağımsız Türkiye

Onların siyasal söyleminde en güçlü ifadelerden biri “Tam bağımsız Türkiye” idi.

Bu, yalnızca yabancı askerî üslerin kapatılması anlamına gelmiyordu.

Ekonomik bağımsızlık da gerekiyordu.

Üretimin halkın yararına olması gerektiğini savunuyorlardı.

Büyük sermayenin ve toprak sahiplerinin toplum üzerindeki egemenliğine karşı çıkıyorlardı.

ABD ve NATO’nun Türkiye üzerindeki etkisini eleştiriyorlardı.

Bu yüzden anti-emperyalizm ile sosyalizm onların düşüncesinde birbirinden ayrılmazdı.

Emekçinin ve köylünün yanında

Üç Fidan’ın toplumsal bakışında işçiler ve köylüler merkezi bir yere sahipti.

Onlara göre Türkiye’deki temel sorunlardan biri sınıfsal eşitsizlikti.

Bir tarafta büyük sermaye sahipleri ve toprak ağaları…

Diğer tarafta emeğiyle geçinen insanlar…

Bu dengenin değişmesi gerektiğini düşünüyorlardı.

Öğrenci hareketinin işçi ve köylü mücadelelerinden kopuk kalmaması gerektiğini savunuyorlardı.

Bu yüzden kendilerini yalnızca üniversite gençliğinin temsilcileri olarak görmediler.

Toplumsal dönüşümün daha geniş halk kesimleriyle gerçekleşeceğine inanıyorlardı.

12 Mart ve yakalanmaları

12 Mart 1971 askerî müdahalesi, Türkiye sol hareketinin ağır baskı altına alındığı bir dönem başlattı.

Sıkıyönetim ilan edildi.

Binlerce insan gözaltına alındı.

Sol örgütlerin yöneticileri aranmaya başladı.

Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan yakalandı.

Hüseyin İnan da daha önce tutuklanmıştı.

Bundan sonra üçü hakkında ölüm cezası talep edilen bir yargılama süreci başladı.

İdam kararları

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, dönemin Türk Ceza Kanunu’nun anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçunu düzenleyen hükmü kapsamında yargılandılar.

Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi üçü hakkında idam cezası verdi.

Kararlar Meclis’e geldi.

Türkiye siyasi tarihinin en sert tartışmalarından biri başladı.

Birçok hukukçu, aydın, sanatçı ve siyasetçi idamların durdurulması için çağrı yaptı.

Fakat karar değişmedi.

Siyasi rövanş tartışması

İdamların hukuki olduğu kadar siyasi bir atmosfer içerisinde gerçekleştiği yıllardır tartışılmaktadır.

1961’de idam edilen Başbakan Adnan Menderes ile bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın ardından bazı çevrelerde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarının bir tür siyasi rövanş mantığına bağlandığı yönünde güçlü değerlendirmeler ortaya çıktı.

Bu tartışma, idam cezasının nasıl siyasal hesaplaşmaların aracına dönüşebileceğini göstermesi bakımından da önemlidir.

Çünkü hukuk, intikam duygusuyla hareket etmeye başladığında adalet olmaktan uzaklaşır.

6 Mayıs 1972

Ve tarih:

6 Mayıs 1972.

Ankara Merkez Kapalı Cezaevi.

Deniz Gezmiş…

Yusuf Aslan…

Hüseyin İnan…

İdam edildi.

Üçü de yirmili yaşlarının başındaydı.

Daha hayatlarının başlangıcındaydılar.

Düşünceleri değişebilirdi.

Yöntemlerini sorgulayabilirlerdi.

Yeni hayatlar kurabilirlerdi.

Fakat onlara bu imkan verilmedi.

Bu yüzden idamlarının ardından halk arasında “Üç Fidan” adı yaygınlaştı.

Fidan; henüz büyümesini tamamlamamış yaşamdır.

Onların yarım bırakılmış gençliği de bu kelimede simgeleşti.

Mahir Çayan ve Kızıldere

Üç Fidan’ın idamını engellemek isteyen devrimci çevreler de vardı.

Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını durdurmak amacıyla üç yabancı teknisyeni kaçırdı.

Bu girişim Kızıldere’de sona erdi.

30 Mart 1972’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının büyük bölümü yaşamını yitirdi.

Bu olay, dönemin devrimci örgütleri arasındaki dayanışmanın ama aynı zamanda siyasal şiddetin ulaştığı trajik noktanın göstergelerinden biri oldu.

İdam cezası meselesi

Üç Fidan’ın hikâyesinin en önemli toplumsal boyutlarından biri de ölüm cezasıdır.

Bir insanın düşünceleri eleştirilebilir.

Yöntemleri reddedilebilir.

Bir suç işlemişse yargılanabilir.

Ama devletin insan yaşamını sona erdirmesi geri dönüşü olmayan bir karardır.

İdam edilen insanın daha sonra kendisini savunma, değişme veya yeniden yaşama hakkı yoktur.

Bu nedenle Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in hikâyesi aynı zamanda idam cezasının ne kadar ağır ve geri dönülmez olduğunu gösteren tarihsel bir örnektir.

Alevi hafızasından bakıldığında

Alevi toplumsal belleği darağaçlarına yabancı değildir.

Pir Sultan Abdal’ın darağacı yüzyıllardır hafızamızdadır.

Düşünce ve itirazın cezalandırıldığı her dönem, toplumsal hafızada benzer yaralar bırakır.

Bu yüzden Üç Fidan’ın idamı Alevi toplumunun hafızasında da güçlü bir karşılık bulmuştur.

Ama burada önemli bir ayrım vardır.

Ölümü kutsamamak gerekir.

Asıl savunulması gereken yaşamdır.

İnsanların düşüncelerinden dolayı öldürülmediği bir toplumdur.

Farklı düşüncelerin konuşarak, tartışarak ve demokratik yollarla mücadele edebildiği bir ülke olmalıdır.

Çünkü darağacı çözüm değildir.

Darağacı, çözüm yollarının tükendiğinin değil, siyasetin ve hukukun insanı koruyamadığının göstergesidir.

Onların düşüncesinin özü

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın toplumsal ve siyasal bakışını birkaç kavram özetler:

Tam bağımsızlık.

Anti-emperyalizm.

Sosyalizm.

Emek.

Toplumsal eşitlik.

İşçi ve köylülerin hakları.

Gençliğin siyasal mücadeleye katılımı.

Ve mevcut düzenin kökten değişmesi gerektiğine duydukları inanç.

Bu düşüncelerin bir kısmı bugün farklı biçimlerde tartışılabilir.

Seçtikleri silahlı mücadele yöntemi de eleştiriye açıktır.

Ama onları yalnızca yöntemleri üzerinden okumak, düşünsel ve toplumsal arka planlarını görmemek olur.

Neden hâlâ anılıyorlar?

Çünkü onları ortaya çıkaran soruların önemli bir kısmı hâlâ bizimle.

Toplumsal eşitsizlik var.

Yoksulluk var.

Emek sömürüsü var.

Gençlerin gelecek kaygısı var.

Bağımsızlık tartışmaları var.

Dünyada savaşlar ve emperyal güç mücadeleleri var.

Ve insanlar hâlâ daha adil bir dünya mümkün mü diye soruyor.

Belki de Üç Fidan’ın kuşaklar boyunca hafızada kalmasının nedeni budur.

Onlar kendi dönemlerinin cevaplarını verdiler.

Bazıları ağır ve trajik sonuçlar doğurdu.

Bugünün görevi o cevapları kutsamak değil, o soruları yeniden ve daha demokratik biçimde sormaktır.

Onları anmak ne demektir?

Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı ve Hüseyin İnan’ı anmak yalnızca 6 Mayıs’ta mezarlarına karanfil bırakmak değildir.

Onları anmak;

Gençlerin düşünce özgürlüğünü savunmaktır.

İdam cezasının bir daha geri gelmemesini savunmaktır.

Emekçinin hakkını savunmaktır.

Toplumsal eşitsizliklere karşı söz söylemektir.

Bağımsızlığı ve adaleti tartışmaya devam etmektir.

Ve geçmişin acılarından yeni acılar değil, daha demokratik bir gelecek çıkarabilmektir.

Çünkü gerçek toplumsal hafıza yalnızca kahramanlıkları hatırlamaz.

Yanlışları da hatırlar.

Acıları da.

Bedelleri de.

Ve yarım bırakılmış hayatları da.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan — Üç Fidan — Türkiye’nin yakın tarihinde bir kuşağın bağımsızlık, eşitlik ve sosyalizm arayışının simgeleri olarak yaşamaya devam ediyor.

Onların bütün fikirlerine katılmak zorunda değiliz.

Bütün yöntemlerini doğru bulmak zorunda da değiliz.

Ama daha yirmili yaşlarında üç insanın yaşamının darağacında sonlandırılmasının bıraktığı toplumsal yarayı görmezden gelemeyiz.

Bir daha hiçbir gencin düşünceleri, düşleri ve yaşamı darağaçlarında yarım kalmasın.

Üç Fidan’ı — Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı ve Hüseyin İnan’ı — gençlikleri, mücadeleleri, bağımsızlık ve eşitlik özlemleri ve toplumsal hafızamızda bıraktıkları derin izle saygı ve özlemle anıyoruz.

Deniz Gezmis Yusuf Arslan Hueseyin Inan 2

  • AHMET KAYA

    “Ahmet Kaya yalnızca şarkılar söylemedi; yoksulluğun, hasretin, sürgünün, sevdanın, itirazın ve memleket özleminin sesini milyonların yüreğine taşıdı.” AHMET KAYA: SESİNİ HALKTAN, SÖZÜNÜ HAYATTAN ALAN BİR…

  • |

    Hızır Orucu

    “Dersim’de Hızır yalnızca çağrılan değil; dara düşenin yanında olduğuna inanılan, lokmada, suda, yolda ve insanın insana uzattığı elde yaşatılan kadim bir umuttur.” Hızır Orucu: Dersim’de…

  • |

    NEŞET ERTAŞ

    Neşet Ertaş’ın türkülerinde yalnızca aşk ve ayrılık yoktur. Yoksulluk, gurbet, insan onuru, kadın sevgisi, eşitlik, incitmeme ve Anadolu insanının bütün çıplaklığıyla yaşadığı hayat vardır. Onun…

  • |

    Yılmaz Güney

    “Yoksulluğun, sürgünün, mahpusluğun ve ezilenlerin hikâyesini sinemanın diliyle dünyaya taşıyan Yılmaz Güney’i, Hakk’a yürüyüşünün 42. yılında saygı ve özlemle anıyoruz.” Yılmaz Güney: 9 Eylül 1984…

  • DİYARBAKIR 5 NO’LU CEZAEVİ

    Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında yalnızca bir tutukevi değil, ağır işkence, aşağılama, kimlik inkârı ve siyasi teslimiyet dayatmalarının sembolü haline…

  • HRANT DİNK

    Hrant Dink’i yalnızca öldürülen bir gazeteci olarak anmak eksik kalır. Onu asıl anlatan; geçmişin acılarıyla yüzleşirken yeni düşmanlıklar üretmemeye çalışan dili, Ermeni toplumunun sesi olma…