Hrant Dink’i yalnızca öldürülen bir gazeteci olarak anmak eksik kalır. Onu asıl anlatan; geçmişin acılarıyla yüzleşirken yeni düşmanlıklar üretmemeye çalışan dili, Ermeni toplumunun sesi olma çabası, Türkiye’de demokratikleşme ve birlikte yaşama ısrarıdır.
HRANT DİNK: HAFIZAYI, YÜZLEŞMEYİ VE BİRLİKTE YAŞAMAYI SAVUNAN BİR AYDIN
Hrant Dink, Türkiye’nin yakın tarihinde gazeteci, yazar, yayıncı ve insan hakları savunucusu kimliğiyle iz bırakmış önemli bir aydındı.
15 Eylül 1954’te Malatya’da doğdu. Çocukluk yıllarında ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi. Aile içindeki sorunlar nedeniyle kardeşleriyle birlikte bir süre Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi’nin çocuk yuvasında kaldı.
Bu yıllar, onun aidiyet, yalnızlık, kimlik ve toplum meseleleriyle çok erken yaşta karşılaşmasına neden oldu.
Hrant Dink’in hayatında Ermeni olmak, yalnızca etnik bir kimlik değildi.
Bir hafıza meselesiydi.
Bir yurttaşlık meselesiydi.
Ve en önemlisi, Türkiye’de eşit ve onurlu biçimde yaşayabilme meselesiydi.
Agos: Sessiz bırakılmış bir toplumun sesi
Hrant Dink’in en önemli çalışmalarından biri, 1996 yılında yayımlanmaya başlayan Agos gazetesi oldu.
Agos, Türkçe ve Ermenice yayımlanan bir gazete olarak yalnızca Ermeni toplumuna seslenmedi.
Türkiye’nin tamamına konuşmaya çalıştı.
Hrant Dink’in amacı Ermeni toplumunun sorunlarını yalnızca kendi içine kapalı bir dilde anlatmak değildi.
Tam tersine, toplumun birbirini tanımasını istiyordu.
Çünkü ona göre sorunların önemli bir bölümü insanların birbirleri hakkında konuşması ama birbirleriyle konuşmamasından kaynaklanıyordu.
Agos bu yüzden bir gazetenin ötesinde bir diyalog alanı oldu.
Kimliğini gizlemedi ama kimliğiyle duvar da örmedi
Hrant Dink Ermeni kimliğini açıkça savundu.
Türkiye’de Ermenilerin yaşadığı ayrımcılığı, görünmezliği ve tarihsel travmaları dile getirdi.
Ama kimliği bir ayrışma aracına dönüştürmek istemedi.
Onun toplumsal duruşunun en önemli özelliklerinden biri buydu.
Kendi halkının acısını anlatırken başka halklara düşmanlık üretmedi.
Türkler ile Ermenilerin birbirleriyle konuşması gerektiğine inanıyordu.
Bu yönüyle Hrant Dink’in dili birçok milliyetçi söylemden farklıydı.
O geçmişi inkâr etmiyordu.
Ama geçmişin acısının yeni düşmanlıkların gerekçesi haline gelmesine de karşıydı.
1915 ve yüzleşme meselesi
Hrant Dink’in kamusal mücadelesinin merkezinde 1915’te Osmanlı Ermenilerinin yaşadığı büyük felaket vardı.
Ermeni toplumunun hafızasında 1915, sürgünlerin, ölümlerin, kayıpların ve parçalanan ailelerin tarihiydi.
Hrant Dink bu acının konuşulmasını savundu.
Fakat onun yaklaşımı yalnızca hukuki veya diplomatik tanımlamalar üzerinden şekillenmiyordu.
Toplumların birbirlerinin acısıyla yüzleşmesinin daha önemli olduğuna inanıyordu.
Çünkü gerçek bir yüzleşmenin yalnızca devlet açıklamalarıyla değil, insanların vicdanında gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyordu.
Bu nedenle Türk ve Ermeni toplumlarının birbirini dinlemesini savundu.
Hafıza olmadan barış olmayacağına, ama nefretle de gerçek bir yüzleşme kurulamayacağına inanıyordu.
Milliyetçiliğe karşıydı
Hrant Dink’in düşüncesinde en güçlü eleştirilerden biri milliyetçiliğe yönelikti.
Yalnızca Türk milliyetçiliğini değil, Ermeni milliyetçiliğinin kendi içine kapanan ve düşmanlık üreten biçimlerini de eleştirebiliyordu.
Çünkü ona göre milliyetçilik kolayca insanı diğerinden üstün görmeye başlayabiliyordu.
Bu da toplumların birbirini anlamasını zorlaştırıyordu.
Hrant Dink için asıl mesele insanın kimliğiyle özgürce yaşayabilmesi ama o kimliği başka insanlara karşı üstünlük aracına dönüştürmemesiydi.
Bu yaklaşım onu hem cesur hem de yalnızlaştıran bir duruştu.
Türkiye’yi terk etmek istemedi
Hrant Dink Türkiye’de yaşamayı seçti.
Ona yönelik tehditler arttığında bile ülkeyi terk etmeyi kolay bir çözüm olarak görmedi.
Çünkü burayı kendi memleketi olarak görüyordu.
Ermeni olması onu Türkiye’ye yabancı yapmıyordu.
Tam tersine, bu toprakların tarihinin ve toplumunun bir parçası olduğunu düşünüyordu.
Bu nedenle onun mücadelesi yalnızca Ermeni hakları mücadelesi değildi.
Aynı zamanda eşit yurttaşlık mücadelesiydi.
Türkiye’de bir insanın kimliğini saklamadan yaşayabilmesi…
Dilini konuşabilmesi…
Tarihini anlatabilmesi…
Ve bunun için tehdit edilmemesi gerektiğini savunuyordu.
301. madde ve yargı süreçleri
Hrant Dink yazıları nedeniyle çeşitli davalarla karşı karşıya kaldı.
Özellikle Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi kapsamında “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla yargılanması, Türkiye’de ifade özgürlüğü tartışmalarının önemli örneklerinden biri oldu.
Dink, yazılarının bağlamından koparıldığını savunuyordu.
Bu süreçler yalnızca hukuki meseleler değildi.
Medyanın bazı bölümlerinde ve milliyetçi çevrelerde Hrant Dink’e yönelik ağır bir hedef gösterme ortamı oluştu.
Tehditler arttı.
Gazetesi önünde protestolar düzenlendi.
Ve giderek daha açık bir nefret atmosferi oluştu.
Korkusunu da yazdı
Hrant Dink cesur bir insandı.
Ama cesaret, korkmamak anlamına gelmez.
O tehdit edildiğini biliyordu.
Takip edildiğini hissediyordu.
Ve bu baskıyı yazılarında da dile getirdi.
Kendisini zaman zaman tedirgin ve kuşatılmış hissettiğini anlatıyordu.
Bu nedenle onun hikâyesini yalnızca “korkusuz gazeteci” ifadesiyle anlatmak eksiktir.
Asıl önemli olan şudur:
Korktuğu halde susmadı.
Bu belki de cesaretin daha gerçek tanımıdır.
19 Ocak 2007
19 Ocak 2007’de, İstanbul Şişli’de, Agos gazetesinin önünde silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü.
Hrant Dink 52 yaşındaydı.
Cinayet Türkiye’de büyük bir toplumsal sarsıntı yarattı.
On binlerce insan sokaklara çıktı.
Cenazesinde insanlar birlikte yürüdü.
Ve Türkiye yakın tarihinin en güçlü toplumsal sloganlarından biri ortaya çıktı:
“Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz.”
Bu söz yalnızca Hrant Dink’e yönelik bir dayanışma değildi.
Türkiye’de kimliğinden dolayı hedef gösterilen herkese yönelik bir eşitlik ve birlikte yaşama çağrısıydı.
Cinayetin ardındaki sorular
Hrant Dink cinayeti yalnızca genç bir tetikçinin işlediği bireysel bir cinayet olarak kalmadı.
Soruşturmalar ve yıllar süren davalar, cinayet öncesinde çeşitli kamu görevlilerinin tehditlerden haberdar olduğu yönündeki ciddi tartışmaları ortaya çıkardı.
Cinayet öncesindeki ihmaller, istihbarat bilgileri ve kamu görevlilerinin sorumluluğu yıllarca yargının ve kamuoyunun gündeminde kaldı.
Bu nedenle Hrant Dink cinayeti aynı zamanda devletin yurttaşını koruma sorumluluğu ve cezasızlık meselesi olarak da tartışıldı.
Barış dili
Hrant Dink’in toplumsal mirasının belki de en güçlü tarafı kullandığı dildir.
Keskin meseleleri konuşuyordu.
1915’i konuşuyordu.
Ermeni kimliğini konuşuyordu.
Devlet politikalarını eleştiriyordu.
Milliyetçiliği sorguluyordu.
Ama bunu başka bir halkı aşağılayan bir dille yapmamaya çalışıyordu.
Çünkü karşısındaki insanı düşmanlaştırdığınız anda diyalog ihtimalinin azaldığını biliyordu.
O, hakikati söylemek ile barış dili arasında bir çelişki görmüyordu.
Tam tersine, gerçek bir barışın ancak hakikatin konuşulmasıyla mümkün olduğuna inanıyordu.
Alevi toplumsal hafızası açısından da tanıdık bir yara
Türkiye’de farklı kimliklerin yaşadığı acıların birbirinden kopuk olmadığını görmek önemlidir.
Ermenilerin yaşadığı tarihsel acılar…
Alevilerin yaşadığı katliamlar ve ayrımcılık…
Kürtlerin inkâr ve baskı deneyimleri…
Diğer azınlıkların uğradığı dışlanma…
Bunların her biri kendi özgün tarihi içinde değerlendirilmelidir.
Ama hepsinin kesiştiği temel bir soru vardır:
Bu topraklarda herkes kendi kimliğiyle eşit ve korkmadan yaşayabilecek mi?
Hrant Dink’in mücadelesi bu soruya verilmiş güçlü bir “evet” arayışıydı.
Bu nedenle onun sözünün Alevi hafızasında da karşılığı vardır.
Çünkü yüzleşmek, hakkaniyetli olmak ve ötekinin acısını kendi acımızdan ayrı görmemek, birlikte yaşamın temelidir.
Hrant Dink’in toplumsal duruşu neydi?
Onun duruşunu birkaç temel kavramla anlatmak mümkün:
Eşit yurttaşlık.
İfade özgürlüğü.
Kimliklerin özgürce yaşanması.
Tarihsel yüzleşme.
Milliyetçilik karşıtlığı.
Diyalog.
Barış.
Ve belki de hepsini birleştiren:
İnsan onuru.
Hrant Dink siyasi bir kimliğe insanı feda etmeyi reddediyordu.
Devleti insandan üstün gören anlayışlara karşıydı.
Kimlikleri yok saymaya da, kimlikleri birbirine karşı silaha dönüştürmeye de mesafeliydi.
Bu yüzden onun düşüncesi kolay sloganlara sığmaz.
Neden hâlâ güncel?
Çünkü Hrant Dink’in konuştuğu meselelerin hemen hiçbiri bütünüyle çözülmedi.
Türkiye hâlâ kimlik meselesini tartışıyor.
Hâlâ geçmişiyle yüzleşmekte zorlanıyor.
Hâlâ azınlıkların eşit yurttaşlık talepleri konuşuluyor.
Hâlâ gazeteciler tehdit ediliyor.
Hâlâ nefret söylemi toplumu zehirleyebiliyor.
Hâlâ milliyetçilik farklı kimlikleri birbirine karşı kullanabiliyor.
Ve hâlâ birbirimizi gerçekten dinlemekte zorlanıyoruz.
Bu nedenle Hrant Dink geçmişin bir gazetecisi değil.
Bugünün sorularına dokunan bir aydındır.
Onu anmak ne demektir?
Hrant Dink’i anmak yalnızca 19 Ocak’ta Agos’un önüne karanfil bırakmak değildir.
Onu anmak;
Ermeni komşumuzun hikâyesini dinlemektir.
Geçmişte yaşanan acıları inkâr etmemektir.
Başka bir kimliği tehdit olarak görmemektir.
Milliyetçi nefret diline karşı çıkmaktır.
Gazetecilerin özgürce konuşmasını savunmaktır.
Devletin bütün yurttaşlarına eşit davranmasını istemektir.
Ve farklı halkların bu topraklarda cancana, birbirinin varlığını tehdit olarak görmeden yaşayabileceğine inanmaktır.
Çünkü birlikte yaşamak unutmak değildir.
Tam tersine, hatırlayarak birbirimizi incitmemeyi öğrenmektir.
Hrant Dink’in yaşamının bize bıraktığı en önemli derslerden biri belki de budur.
İnsanların hafızaları farklı olabilir.
Acıları farklı olabilir.
Dilleri farklı olabilir.
İnançları farklı olabilir.
Ama bütün bu farklılıkların ortasında ortak bir yaşam kurmak mümkündür.
Yol bir, sürek binbir.
Toplumun yolları da böyledir.
Herkes aynı değildir.
Ama herkesin insanlıkta eşit olduğu bir ülke mümkündür.
Hrant Dink bunu anlatmaya çalıştı.
Sözle.
Gazetecilikle.
Diyalogla.
Ve nihayetinde hayatıyla.
Hrant Dink’i, halkların birbirini anlayabileceğine duyduğu inanç, barış dili, eşit yurttaşlık mücadelesi ve Türkiye’nin toplumsal hafızasında bıraktığı derin izle sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

-
Dersim Tertelesi
Dersimliler açısından 1937–38, yalnızca geçmişte yaşanmış askerî bir harekât değildir. “Tertele”; öldürülen canların, dağıtılan ailelerin, sürgün edilenlerin, susturulan dilin ve kuşaktan kuşağa aktarılan büyük bir…
-
Pir Sultan Abdal’ı Anma Günleri
“Pir Sultan’ın mirası yalnızca geçmişte kalmış bir ozanın mirası değildir. Onun sözü, farklı dönemlerde hak arayanların ve haksızlığa karşı ses yükseltenlerin diliyle yeniden buluşmuştur.” Pir…
-
ELİF ANA
Elif Ana’yı yalnızca bir ziyaretgâhın adı ya da halk arasında kerametleri anlatılan bir inanç kişiliği olarak görmek eksik kalır. Onun asıl toplumsal gücü; yoksulun, darda…
-
İBRAHİM KAYPAKKAYA
İbrahim Kaypakkaya’yı anlamak, yalnızca kısa yaşamına bakmak değildir. Onu anlamak; 1960’ların ve 1970’lerin Türkiye’sini, gençlik hareketlerini, sınıf çatışmalarını, Kürt meselesini, köylülüğü, devlet şiddetini ve dönemin…
-
NEŞET ERTAŞ
Neşet Ertaş’ın türkülerinde yalnızca aşk ve ayrılık yoktur. Yoksulluk, gurbet, insan onuru, kadın sevgisi, eşitlik, incitmeme ve Anadolu insanının bütün çıplaklığıyla yaşadığı hayat vardır. Onun…
-
TUNCEL KURTİZ
Tuncel Kurtiz’i yalnızca “Ramiz Dayı” olarak anmak, onun sanatını ve düşünce dünyasını fazlasıyla daraltır. O, tiyatrodan sinemaya, sürgünden Anadolu’ya dönüşe uzanan yaşamında; özgürlükten, eşitlikten, halktan…
