Gazi Mahallesi’nde 12 Mart 1995’te başlayan saldırılar ve sonraki günlerde yaşanan ölümler, yalnızca bir mahallede meydana gelen “asayiş olayı” olarak görülemez. Alevilerin yoğun yaşadığı bir bölgede başlayan silahlı saldırı, devletin müdahale biçimi, yaşanan can kayıpları ve sonrasında yürütülen yargı süreçleri; Türkiye’de inanç özgürlüğü, eşit yurttaşlık, güvenlik güçlerinin sorumluluğu ve cezasızlık tartışmalarının en önemli başlıklarından biri haline gelmiştir.
GAZİ KATLİAMI / GAZİ MAHALLESİ OLAYLARI: HAFIZA, ADALET VE EŞİT YURTTAŞLIK MÜCADELESİ
12 Mart 1995: Gazi’de ilk saldırı
12 Mart 1995 akşamı İstanbul Gazi Mahallesi’nde üç kahvehane ve bir pastane, hareket halindeki bir araçtan açılan ateşle hedef alındı. Saldırıda Alevi dedesi Halil Kaya yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi yaralandı. Saldırganlar daha sonra kullandıkları taksiyi terk ederek ortadan kayboldu. Bu saldırı, mahallede büyük bir öfke ve korku yarattı. (Vikipedi)
Gazi Mahallesi o dönemde işçi sınıfı, emekçiler, göçmen aileler ve özellikle Alevilerin yoğun yaşadığı bir mahalleydi.
Bu nedenle saldırı kısa sürede yalnızca bir cinayet olarak değil, Alevi toplumuna yönelik bir tehdit olarak algılandı.
Mahalle halkı saldırganların bulunmasını ve güvenlik güçlerinin olayı aydınlatmasını istedi.
Ancak izleyen saatlerde tablo daha da ağırlaştı.
Polis müdahalesi ve can kayıpları
Saldırı sonrası toplanan kalabalık polis merkezine doğru yürüdü.
Gösteriler sırasında polis ile yurttaşlar arasında çatışmalar yaşandı.
Ateş açıldı.
İnsanlar yaşamını yitirdi.
Gazi’de başlayan olaylar sonraki günlerde İstanbul’un başka bölgelerine, özellikle Ümraniye’ye de yayıldı. Kaynaklarda toplam can kaybı konusunda farklı rakamlar bulunur. Bazı kaynaklar Gazi ve Ümraniye birlikte değerlendirildiğinde 23 kişinin öldüğünü belirtirken, bazı anma ve insan hakları kaynakları farklı sayılar verir. Bu nedenle bir web sayfasında tek bir sayıyı mutlak doğru gibi sunmak yerine, hangi sayının hangi kapsama ait olduğunu belirtmek daha sağlıklı olur. (bianet.org)
Bu farklılık bize başka bir şeyi de gösteriyor:
Toplumsal travmalarda yalnızca sayıların değil, isimlerin ve bireysel hikâyelerin korunması gerekir.
Çünkü her sayı bir candır.
Neden “katliam” deniliyor?
“Gazi olayları” ifadesi resmî ve bazı akademik metinlerde kullanılır.
Ancak Alevi kurumları, insan hakları örgütleri ve mağdur yakınları yaşananları uzun yıllardır “Gazi Katliamı” olarak adlandırıyor.
Bu iki kullanımın arkasında yalnızca dil farkı yoktur.
Bir hafıza ve sorumluluk tartışması vardır.
“Olay” kelimesi yaşananları nötrleştirebilir.
“Katliam” kelimesi ise sivillerin hedef olması, ölümcül güç kullanımı ve sonrasında adaletin tam olarak sağlanmadığı düşüncesini vurgular.
Bu nedenle web sayfasının başlığında her iki kullanımın birlikte verilmesi önemlidir:
GAZİ KATLİAMI / GAZİ MAHALLESİ OLAYLARI
Böylece hem tarihsel kayıt dili hem de toplumsal hafıza görünür kalır.
Alevi kimliği ve Gazi’nin toplumsal yeri
Gazi Mahallesi’nin Aleviler açısından önemi yalnızca 1995 olaylarından kaynaklanmaz.
Burası aynı zamanda Anadolu’nun farklı kentlerinden İstanbul’a göç etmiş Alevi ailelerin kurduğu güçlü bir toplumsal yaşam alanıdır.
Cemevleri…
Dernekler…
Mahalle dayanışması…
Emekçi kültürü…
Sol ve muhalif siyaset…
Bütün bunlar Gazi’nin toplumsal dokusunun parçalarıdır.
Bu nedenle saldırı, Alevi toplumu içinde daha önce yaşanmış Maraş ve Çorum katliamlarının hafızasını da yeniden canlandırdı.
İnsanların zihninde aynı soru oluştu:
Yine mi Aleviler hedef alınıyor?
Bu tarihsel hafızayı anlamadan Gazi’deki toplumsal tepkinin büyüklüğünü anlamak zordur.
Mahalle halkının tepkisi
Gazi’de insanlar saldırı sonrası sokaklara çıktığında yalnızca öfkeli değildi.
Aynı zamanda güvensiz hissediyordu.
Saldırganların kim olduğu bilinmiyordu.
Saldırının neden özellikle Alevilerin yoğun yaşadığı bir mahallede yapıldığı sorusu ortadaydı.
Ve devletin vatandaşlarını gerçekten koruyup koruyamayacağı tartışılıyordu.
Bu nedenle protestoların temelinde üç talep vardı:
Saldırganların bulunması.
Can güvenliğinin sağlanması.
Adalet.
Ancak güvenlik güçlerinin sert müdahalesi, bu taleplerin kısa sürede çok daha büyük bir devlet-yurttaş krizine dönüşmesine yol açtı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı
Gazi olaylarının en önemli hukuki dönüm noktalarından biri Şimşek ve Diğerleri / Türkiye davasıdır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2005 tarihli kararında Gazi ve Ümraniye’de güvenlik güçlerinin ölümcül güç kullanımına ilişkin değerlendirme yaptı. Mahkeme, polislerin yeterli eğitim ve açık talimatlardan yoksun biçimde hareket ettiğine dikkat çekti ve yaşam hakkının ihlal edildiğine hükmetti. (hudoc.echr.coe.int)
Bu karar çok önemlidir.
Çünkü mesele yalnızca belirli polis memurlarının bireysel davranışlarından ibaret değildir.
Devletin protestoları yönetme biçimi…
Polisin aldığı eğitim…
Ateşli silah kullanımına ilişkin kurallar…
Ve insanların yaşam hakkını koruma sorumluluğu…
Bütün bunlar birlikte değerlendirilmiştir.
Yargı süreci ve cezasızlık tartışması
Gazi olayları sonrası polis memurları hakkında davalar açıldı.
1990’ların sonunda ABD Dışişleri Bakanlığı’nın insan hakları raporlarında da, Gazi’de 19 kişinin ölümüne ilişkin 20 polis memurunun yargılanmasının sürdüğü belirtiliyordu. (State.gov)
Ancak yıllar süren yargı süreçleri mağdur ailelerin ve insan hakları çevrelerinin adalet beklentisini karşılamadı.
Bazı polisler hakkında cezalar verildi.
Bazıları beraat etti.
Dosyalar Yargıtay süreçlerinden geçti.
Ve sonunda ailelerin önemli bir bölümü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
Bu nedenle Gazi dosyası Türkiye’de cezasızlık tartışmasının önemli örneklerinden biri haline geldi.
Cezasızlık ne demektir?
Cezasızlık yalnızca hiç kimsenin ceza almaması değildir.
Aynı zamanda:
Soruşturmanın eksik yürütülmesi…
Sorumluluk zincirinin tam ortaya çıkarılmaması…
Emir verenlerin ve karar alanların araştırılmaması…
Yargı sürecinin yıllarca uzaması…
Ve mağdurların adalet duygusunun karşılanmaması…
anlamına da gelir.
Bir toplumda devlet görevlilerinin kullandığı ölümcül güç tam olarak soruşturulmuyorsa, yurttaşın devlete duyduğu güven zedelenir.
Gazi’nin toplumsal hafızasında bu duygu hâlâ güçlüdür.
Meclis araştırması talepleri
Gazi olaylarının bütün yönleriyle araştırılması için yıllar boyunca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne çeşitli araştırma önergeleri verildi.
2013 yılında konu TBMM Genel Kurulu’nda yeniden tartışıldı. 2023’te de 12–13 Mart 1995 Gazi ve 15 Mart Ümraniye olaylarının bütün yönleriyle araştırılması amacıyla yeni bir Meclis araştırması önergesi verildi. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)
Bu taleplerin yıllar sonra bile devam etmesi önemli bir gerçeği gösteriyor:
Toplumsal hafızada dosya kapanmış değildir.
Fail meselesi
Gazi’de ilk saldırıyı gerçekleştiren kişilerin kimliği ve olayın arkasındaki bağlantılar yıllar boyunca tartışıldı.
Farklı iddialar ortaya atıldı.
Bazı çevreler olayın provokasyon olduğunu savundu.
Devlet içindeki bazı yapıların rolüne ilişkin iddialar da zaman zaman gündeme geldi.
Ancak bunların tamamı yargı kararıyla kesinleşmiş gerçekler değildir.
Bu nedenle tarihsel sorumluluk taşıyan bir web sayfasında yapılması gereken şudur:
Kanıtlanmış olanı kesin bilgi olarak vermek, iddiaları ise iddia olarak belirtmek.
Çünkü hakikat mücadelesi, söylentiyi gerçekmiş gibi aktarmak değildir.
Tam tersine, belgeye dayanmaktır.
Gazi neden Alevi hafızasında bu kadar güçlü?
Çünkü Gazi, daha önce yaşanmış acılarla doğrudan bağlantılı olarak hatırlanıyor.
Maraş…
Çorum…
Sivas…
Ve ardından Gazi…
Her birinin kendi tarihsel koşulları farklıdır.
Ama Alevi toplumunun hafızasında ortak bir kaygı vardır:
Kimliğimiz nedeniyle yeniden hedef alınır mıyız?
Bu korku tarihsel deneyimlerden doğmuştur.
Bu nedenle Gazi’yi anmak yalnızca 1995’i anmak değildir.
Aynı zamanda Alevilerin eşit yurttaşlık ve güvenlik talebini anlamaktır.
Ama yeni bir mezhep düşmanlığı üretmemek gerekir
Maraş ve Çorum için söylediğimiz gibi Gazi için de açık bir ayrım yapmak gerekir.
Gazi Katliamı’nı anmak bütün Sünni toplumu suçlamak değildir.
Bir topluluğa kolektif suç yüklemek, toplumsal yüzleşme yaratmaz.
Yeni düşmanlık üretir.
Bizim görevimiz saldırıyı gerçekleştirenleri, sorumluluğu bulunan kamu görevlilerini ve olası örgütsel bağlantıları araştırmaktır.
İnanç kimliklerini birbirine düşman etmek değil.
Alevi Yolunun ölçüsü de bunu gerektirir:
Yetmiş iki millete bir nazarla bakmak.
Ama bu söz haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez.
Hakikati söylemek ve yeni nefret üretmemek aynı anda mümkündür.
Gazi aynı zamanda bir emekçi mahallesidir
Gazi’nin toplumsal kimliğini yalnızca Alevilik üzerinden açıklamak da eksik kalır.
Mahalle aynı zamanda işçilerin, göçmenlerin, yoksul ailelerin ve politik olarak örgütlü gençlerin yaşadığı bir emekçi semtidir.
Bu nedenle 1995 olaylarının hafızası sınıfsal ve siyasal bir boyut da taşır.
İnsanlar yalnızca inanç kimlikleriyle değil, yaşadıkları toplumsal koşullar ve siyasal tercihleriyle de görünür hale geldiler.
Gazi’nin bugünkü sembolik gücü biraz da buradan gelir:
İnanç, sınıf ve siyasal muhalefet aynı mahalle hafızasında kesişti.
Hasan Ocak ve kayıplar meselesi
Gazi olaylarının ardından yaşanan en önemli gelişmelerden biri de Hasan Ocak’ın kaybolması ve daha sonra cenazesinin bulunmasıdır.
Bu olay Türkiye’de zorla kaybetmeler ve gözaltında kayıplar tartışmasının sembollerinden biri haline geldi.
Hasan Ocak’ın ailesinin ve diğer kayıp yakınlarının mücadelesi, daha sonra Cumartesi Anneleri/İnsanları hareketinin oluşmasında önemli bir dönüm noktası oldu.
Bu nedenle Gazi’nin toplumsal mirası yalnızca mart ayındaki olaylarla sınırlı değildir.
Türkiye’nin kayıplar ve cezasızlık mücadelesine de uzanır.
Toplumsal mücadele ne istiyor?
Gazi için yürütülen mücadelenin özü yıllar içinde değişmedi:
Hakikat.
Adalet.
Sorumluların ortaya çıkarılması.
Cezasızlığın sona ermesi.
Polis şiddetinin denetlenmesi.
Alevilerin eşit yurttaşlık hakkının güvence altına alınması.
Ve toplumsal hafızanın korunması.
Bunların hiçbiri intikam talebi değildir.
Tam tersine, bir daha aynı şeylerin yaşanmaması için demokratik toplum talebidir.
Bir web sayfası neden gerekli?
Gazi Katliamı için hazırlanacak bir internet sayfası yalnızca kısa bir anma metni olmamalıdır.
Bir hafıza alanı olmalıdır.
Bu sayfada:
- 12–15 Mart 1995 kronolojisi,
- yaşamını yitirenlerin doğrulanmış isimleri,
- tanık anlatımları,
- dönemin gazete haberleri ve fotoğrafları,
- polis yargılamalarının kronolojisi,
- AİHM’nin Şimşek ve Diğerleri / Türkiye kararı,
- Meclis araştırması girişimleri,
- Hasan Ocak ve kayıplar mücadelesi,
- Gazi’nin Alevi ve emekçi kimliği
birlikte ele alınmalıdır.
Böyle bir çalışma yalnızca geçmişi anlatmaz.
Yeni kuşaklara toplumsal hafızayı aktarır.
Bizim duruşumuz
Gazi Katliamı karşısındaki duruşumuz nettir.
Hiçbir devlet görevlisi hukukun üzerinde değildir.
Hiçbir insan inancı, kimliği veya siyasi görüşü nedeniyle hedef gösterilemez.
Polisin görevi yurttaşı korumaktır.
Gösteri hakkı yaşam hakkının ortadan kaldırılması için gerekçe olamaz.
Ve toplumsal olaylarda devletin kullandığı güç mutlaka hukuka uygun, ölçülü ve denetlenebilir olmalıdır.
Bizim talebimiz:
Hakikat.
Adalet.
Eşit yurttaşlık.
Hesap verebilir devlet.
Barış.
Gazi’yi unutmadık
Gazi’yi hatırlamak geçmişte takılı kalmak değildir.
Bir daha hiçbir mahallede kahvehanelerin kimlik üzerinden taranmaması için hatırlamaktır.
Bir daha hiçbir anne çocuğunu sokakta kaybetmesin diye hatırlamaktır.
Bir daha devlet güçleri yurttaşların yaşam hakkını ihlal etmesin diye hatırlamaktır.
Bir daha Alevi çocukları kendi ülkelerinde korkuyla büyümesin diye hatırlamaktır.
Ve hiçbir toplum kesimi diğerine düşman edilmesin diye hatırlamaktır.
Çünkü toplumsal hafıza kin için değil, geleceği korumak için gereklidir.
GAZİ’Yİ UNUTMADIK — UNUTTURMAYACAĞIZ.
Gazi’de Hakk’a yürüyen canları saygıyla anıyoruz.
Adalet mücadelesini sürdüren ailelerin ve canların yanında duruyoruz.
Ve bir kez daha söylüyoruz:
Bir toplum ancak geçmişinin karanlık sayfalarıyla yüzleşebildiği ölçüde aydınlık bir gelecek kurabilir.

-
ROBOSKÎ – 28 ARALIK 2011
“34 canın yarım bırakılan yaşamları, geride kalan ailelerin acısı ve adalet talebi hâlâ bizimle.” Gökyüzünden Düşen Ölüm, Yerde Kalan Adalet 28 Aralık Gecesi Roboskî, Şırnak’ın…
-
Mustafa Suphi ve Onbeşler
Karadeniz’in Karanlık Gecesi: Mustafa Suphi ve Onbeşler Bir yolculuk yarım kaldı. On beş insan Karadeniz’in karanlığında yaşamdan koparıldı; fakat onların hikâyesi Türkiye’nin toplumsal ve siyasal…
-
MAHİR ÇAYAN
Mahir Çayan’ı anlamak, yalnızca 1970’lerin silahlı mücadele tarihine bakmak değildir. Onu anlamak; 1968 kuşağını, 12 Mart dönemini, anti-emperyalizmi, gençlik hareketlerini, Türkiye solundaki ayrışmaları ve bir…
-
AHMET KAYA
“Ahmet Kaya yalnızca şarkılar söylemedi; yoksulluğun, hasretin, sürgünün, sevdanın, itirazın ve memleket özleminin sesini milyonların yüreğine taşıdı.” AHMET KAYA: SESİNİ HALKTAN, SÖZÜNÜ HAYATTAN ALAN BİR…
-
NEŞET ERTAŞ
Neşet Ertaş’ın türkülerinde yalnızca aşk ve ayrılık yoktur. Yoksulluk, gurbet, insan onuru, kadın sevgisi, eşitlik, incitmeme ve Anadolu insanının bütün çıplaklığıyla yaşadığı hayat vardır. Onun…
-
Kirtim Kirt: Enver Gökçe’nin Şiirinde Madde, Emek ve Direniş
Enver Gökçe’nin “Kirtim Kirt” şiiri; maddenin dönüşümünden insanın ortaya çıkışına, emekten mülkiyete ve iktidara uzanan çok katmanlı bir düşünce dünyası kuruyor. Şiirin dokuma tezgâhını andıran ritmi, Enver Gökçe’nin hapishane deneyimiyle birleşerek emeğin, direnişin ve toplumsal tarihin güçlü bir metaforuna dönüşüyor.
