12 Mart 1971 9

12 Mart 1971 yalnızca hükümete verilmiş bir askerî muhtıra değildi. Seçilmiş siyasetin askerî vesayet altına alınması, parlamenter düzenin baskı altına sokulması, temel hak ve özgürlüklerin daraltılması, sıkıyönetim, tutuklamalar, işkenceler, idamlar ve geniş bir toplumsal muhalefetin bastırılmasıyla sonuçlanan uzun bir ara rejimin başlangıcıydı.

12 MART 1971: MUHTIRADAN BASKI REJİMİNE — DEMOKRASİ, HUKUK VE TOPLUMSAL HAFIZA

12 Mart 1971, Türkiye’nin demokrasi tarihinde önemli bir kırılma noktasıdır.

O gün Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu imzasıyla hükümete ve parlamentoya bir muhtıra verildi. Muhtırada ülkenin “anarşi, kardeş kavgası ve sosyal-ekonomik huzursuzluk” içinde olduğu ileri sürülüyor, bu duruma son verecek güçlü bir hükümet kurulması isteniyor; aksi halde ordunun yönetime doğrudan el koyacağı bildiriliyordu. (TBMM CDN)

Bu açık tehdit üzerine Başbakan Süleyman Demirel istifa etti.

Parlamento kapatılmadı.

Anayasa tamamen askıya alınmadı.

Tanklar yönetime doğrudan el koymadı.

Bu nedenle 12 Mart, 27 Mayıs 1960 veya 12 Eylül 1980’den biçimsel olarak farklıydı.

Ama özünde seçilmiş siyasetin silahlı kuvvetlerin tehdidi altında yeniden biçimlendirilmesiydi.

Bu nedenle bugün tarih yazımında yalnızca “muhtıra” değil, askerî müdahale veya darbe olarak da tanımlanmaktadır. TBMM’nin parlamenter rejim tarihine ilişkin çalışması da 12 Mart’ı açık biçimde askerî darbe olarak değerlendirir. (TBMM CDN)

12 Mart’a nasıl gelindi?

1960’ların sonu Türkiye’de büyük toplumsal hareketlilik yıllarıydı.

İşçi hareketi büyüyordu.

Üniversite gençliği siyasallaşıyordu.

Köylü hareketleri ortaya çıkıyordu.

Sendikalar güçleniyordu.

Sol düşünce geniş kesimlerde görünür hale geliyordu.

DİSK kurulmuştu.

Türkiye İşçi Partisi parlamentoya girmişti.

1968 gençlik hareketinin etkisi Türkiye’ye ulaşmıştı.

Öte yandan milliyetçi ve antikomünist örgütlenmeler de güçleniyor, sokak çatışmaları ve siyasi cinayetler artıyordu.

Ekonomik ve siyasal kriz derinleşmişti.

Hükümetin kendi içindeki sorunları da büyüyordu.

Bu nedenle 12 Mart’ın öncesinde gerçekten ciddi bir toplumsal çatışma ortamı vardı.

Bunu yok saymak tarihsel tabloyu eksik bırakır.

Ama aynı derecede açık olan başka bir gerçek vardır:

Toplumsal kriz, askerî müdahaleyi demokratik veya hukuki hale getirmez.

Demokrasinin sorunları, demokrasiyi askıya alarak çözülemez.

Muhtıradan sonra ne oldu?

Demirel hükümetinin istifasının ardından Nihat Erim başbakanlığında, büyük ölçüde parlamento dışından teknokratların da yer aldığı yeni bir hükümet kuruldu.

Erim kabinesi 26 Mart 1971’de açıklandı; 7 Nisan’da Meclisten güvenoyu aldı. (acikerisim.tbmm.gov.tr)

Böylece görünürde parlamenter sistem devam ediyordu.

Ama siyasetin üzerinde askerî vesayet vardı.

Hükümetin hareket alanını muhtırayı veren komutanların talepleri belirliyordu.

Bu nedenle 12 Mart rejimi, doğrudan askerî yönetim ile normal parlamenter demokrasi arasında duran bir ara rejim olarak da anılır.

26 Nisan 1971: Sıkıyönetim

12 Mart’ın gerçek karakteri kısa süre içerisinde daha açık hale geldi.

26 Nisan 1971’de İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Sakarya, Zonguldak, Eskişehir, Adana, Hatay, Diyarbakır ve Siirt olmak üzere 11 ilde sıkıyönetim ilan edildi. (acikerisim.tbmm.gov.tr)

Bir gün sonra çeşitli siyasi ve gençlik örgütleri kapatıldı.

Aramalar başladı.

Gözaltılar arttı.

Sıkıyönetim mahkemeleri faaliyete geçti.

Ve giderek daha geniş bir muhalif kesim devletin hedefi haline geldi.

“Balyoz” dönemi

1971 baharında silahlı sol örgütlerin eylemleri de arttı.

THKP-C’nin İsrail Başkonsolosu Ephraim Elrom’u kaçırması ve öldürmesi sonrasında devlet çok geniş kapsamlı operasyonlara başladı.

Bu dönem kamuoyunda “Balyoz Harekâtı” adıyla anıldı.

Artık mesele yalnızca silahlı örgütlerle sınırlı değildi.

Aydınlar…

Gazeteciler…

Akademisyenler…

Öğrenciler…

Sendikacılar…

Sol düşünceyle ilişkili çok sayıda insan gözaltına alındı veya yargılandı.

Bu dönemde devletin güvenlik politikasıyla muhalif düşünce arasındaki sınır giderek bulanıklaştı.

12 Mart 1971 8

Ziverbey Köşkü ve işkence

12 Mart döneminin en karanlık sembollerinden biri İstanbul’daki Ziverbey Köşküdür.

İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Doğan Avcıoğlu, Talat Turan ve başka birçok isim burada sorgulandı.

Yıllar sonra Uğur Mumcu, Ziverbey’deki sorgu sistemini ve görev alan kişileri ayrıntılarıyla yazdı; İlhan Selçuk da yaşadıklarını Ziverbey Köşkü adlı kitabında anlattı. (Cumhuriyet)

Bu dönem bize önemli bir ilkeyi hatırlatıyor:

Devletin kendisine yönelik şiddet eylemleriyle mücadele hakkı vardır.

Ama işkence hiçbir koşulda hukuk değildir.

İşkence, suçla mücadele değil, hukukun ortadan kaldırılmasıdır.

Bir insanın siyasi düşüncesi ne olursa olsun beden bütünlüğü ve insan onuru dokunulmazdır.

Üniversiteler ve aydınlar

12 Mart rejiminin hedeflerinden biri de üniversite ve düşünce dünyasıydı.

Öğretim üyeleri yargılandı.

Kitaplar soruşturma konusu yapıldı.

Öğrenci örgütleri kapatıldı.

Akademik özerklik daraltıldı.

1961 Anayasası üniversitelere oldukça geniş bilimsel ve idarî özerklik tanımıştı. Ancak 20 Eylül 1971’de yapılan anayasa değişiklikleriyle devletin üniversiteler üzerindeki gözetim ve müdahale imkânları genişletildi. Aynı anayasa paketinde temel hakların sınırlandırılabileceği gerekçeler de genişletildi. (anayasa.gov.tr)

Böylece 12 Mart yalnızca insanları tutuklamadı.

Hukukun çerçevesini de değiştirdi.

1961 Anayasası neden değiştirildi?

1961 Anayasası, 27 Mayıs sonrasında hazırlanmış olmasına rağmen dönemine göre geniş temel haklar, sendikal haklar, üniversite özerkliği ve anayasal denetim mekanizmaları içeriyordu.

12 Mart sonrasında bu özgürlüklerin “fazla geniş” olduğu yönünde bir devlet anlayışı güç kazandı.

1971 ve 1973 anayasa değişiklikleriyle:

temel hakların sınırlandırılması kolaylaştırıldı,

gözaltı süreleri genişletildi,

üniversite özerkliği daraltıldı,

radyo-televizyon üzerindeki devlet denetimi güçlendirildi,

sıkıyönetim yetkileri genişletildi.

Anayasa Mahkemesi’nin yayımladığı 1961 Anayasasının değişiklikli metni bu dönüşümü açık biçimde göstermektedir. (anayasa.gov.tr)

Bu nedenle 12 Mart’ın en kalıcı etkilerinden biri özgürlükçü anayasal düzenin geriye çekilmesi oldu.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan

12 Mart 1971 6

12 Mart döneminin toplumsal hafızasında en güçlü yer tutan olaylardan biri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarıdır.

THKO’nun önde gelen isimleri olan üç genç, askerî mahkemelerde yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı.

İdamların durdurulması için aydınlar ve sanatçılar kampanyalar yürüttü.

Ancak sonuç değişmedi.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972’de idam edildi. (Anadolu Ajansı)

Bugün bu idamlar, Türkiye’nin siyasi tarihindeki en tartışmalı infazlardan biri olmayı sürdürüyor.

Burada siyasi görüşlerinden bağımsız olarak temel soru şudur:

Devlet, siyasal çatışmanın çözümünü ölüm cezasında aramalı mıydı?

Bizim açımızdan cevap açıktır.

Hayır.

Devletin görevi intikam almak değil, hukuk üretmektir.

Kızıldere

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek amacıyla THKP-C ve THKO mensupları Ünye’deki NATO radar üssünde çalışan üç yabancı teknisyeni rehin aldı.

Grup daha sonra Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyüne geçti.

30 Mart 1972’de güvenlik güçlerinin operasyonu sonucunda Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy ile üç rehine yaşamını yitirdi. Ertuğrul Kürkçü sağ kurtuldu. (Bianet)

Kızıldere, Türkiye sol hareketinin hafızasında daha sonra çok güçlü bir sembole dönüştü.

Ancak olayı tarihsel bütünlüğü içinde anlatmak gerekir.

Ortada hem devlet operasyonu vardı hem de üç insanın rehin alındığı silahlı bir eylem vardı.

Toplumsal hafıza ancak bu gerçeklerin tamamını birlikte taşıdığında sağlıklı olabilir.

Nurhak ve diğer kayıplar

12 Mart dönemi boyunca çok sayıda sol hareket mensubu operasyonlarda öldürüldü.

Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan 1971’de Nurhak dağlarında güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmada yaşamlarını yitirdi.

Hüseyin Cevahir İstanbul’da öldürüldü.

Ulaş Bardakçı 1972’de öldürüldü.

Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere’de yaşamını yitirdi.

Ve 12 Mart’ın baskı ortamı 1973’e kadar uzanan geniş bir şiddet dönemine dönüştü. (Cumhuriyet)

Bu nedenle 12 Mart’ın toplumsal hafızası sadece 12 Mart günüyle sınırlı değildir.

1971–1973 arasındaki bütün ara rejimi kapsar.

İbrahim Kaypakkaya

12 Mart döneminin bir başka önemli sembolü de İbrahim Kaypakkayadır.

1973’te Dersim’de yakalandıktan sonra ağır işkence gördü ve 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır Cezaevi’nde yaşamını yitirdi. (Bianet)

Kaypakkaya’nın siyasi çizgisi bugün de tartışmalıdır.

Ama tartışmaya açık olmayan başka bir ilke vardır:

Bir insan siyasi düşüncesi nedeniyle işkence altında öldürülemez.

Bu nedenle Kaypakkaya’nın hikâyesi yalnızca sol hareketlerin tarihi değil, Türkiye’nin işkence ve cezasızlık tarihinin de parçasıdır.

12 Mart yalnızca sola mı yöneldi?

12 Mart rejiminin baskısının merkezinde büyük ölçüde sol ve devrimci hareketler vardı.

Ama süreci yalnızca “solculara karşı operasyon” olarak tanımlamak da yeterli değildir.

Ülkü Ocakları da 27 Nisan 1971’de kapatılan örgütlerden biriydi. (acikerisim.tbmm.gov.tr)

Ordu içindeki farklı siyasi eğilimlere sahip subaylar da tasfiye edildi.

9 Mart 1971’de gerçekleşmesi planlandığı iddia edilen başka bir askerî müdahale girişimiyle ilişkili subaylar yargılandı.

Dolayısıyla 12 Mart aynı zamanda devlet içindeki farklı iktidar odaklarının hesaplaşmasının da parçasıydı.

Ancak nihai sonuç açıktır:

Siyasi hayatın üzerindeki askerî vesayet güçlendi.

İşçiler ve emek hareketi

12 Mart’a giden dönemde Türkiye’de işçi hareketi yükselmişti.

15–16 Haziran 1970 direnişi bunun en büyük örneğiydi.

DİSK’in ve sendikal örgütlenmenin büyümesi, sermaye-devlet ilişkileri açısından önemli bir toplumsal güç dengesi yaratmıştı.

12 Mart sonrasında sıkıyönetim, sendikal ve siyasal örgütlenmeleri ciddi biçimde sınırlandırdı.

Bu nedenle 12 Mart’ı yalnızca üniversite gençliğinin tarihi olarak okumak doğru değildir.

Emek hareketinin bastırılması da bu sürecin önemli parçalarından biridir.

Kürt meselesi

12 Mart dönemi Kürt siyasi hareketi açısından da önemli bir kırılmadır.

Devrimci Doğu Kültür Ocakları kapatıldı.

Kürt siyasi ve kültürel faaliyetleri yoğun baskıyla karşılaştı. (acikerisim.tbmm.gov.tr)

Diyarbakır ve Siirt’in sıkıyönetim kapsamına alınması da bölgedeki güvenlik siyasetinin sertleştiğini gösterir.

Bu baskı, 1970’lerin ilerleyen yıllarında yeni Kürt siyasi örgütlerinin ortaya çıkacağı zemini ortadan kaldırmadı.

Tam tersine, kimlik talepleri başka biçimlerde yeniden üretildi.

Bu da bize önemli bir tarihsel ders veriyor:

Kimlik talepleri yalnızca yasaklayarak ortadan kaldırılamaz.

12 Mart 1971 7

Aleviler açısından 12 Mart

12 Mart doğrudan Alevilere karşı düzenlenmiş bir müdahale değildi.

Bu ayrımı doğru kurmak gerekir.

Ama dönemin sol hareketi içinde çok sayıda Alevi genç, işçi, öğrenci ve aydın bulunuyordu.

Alevi toplumunun eşitlik, sosyal adalet ve muhalif siyasetle kurduğu tarihsel bağ nedeniyle, rejimin sol üzerindeki baskısı Alevi toplumsal hayatını da etkiledi.

Daha geniş bir açıdan bakıldığında ise 12 Mart’ın tekçi, güvenlik merkezli ve otoriter devlet anlayışı, sonraki yıllarda Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin karşısında duran siyasal kültürün güçlenmesine katkı sağladı.

Alevi Yolunun insan merkezli bakışı açısından temel ölçümüz nettir:

İnsanın düşüncesi, inancı veya kimliği nedeniyle baskı görmesi kabul edilemez.

Basın ve sanat üzerindeki baskı

12 Mart döneminde gazeteler kapatıldı.

Gazeteciler tutuklandı.

Yazarlar yargılandı.

İlhan Selçuk’un gözaltına alınması ve Ziverbey’de işkence görmesi bunun en bilinen örneklerinden biridir. (Cumhuriyet)

Bu dönemin ardından “12 Mart edebiyatı” adı verilen güçlü bir edebî damar da ortaya çıktı.

Cezaevleri…

İşkence…

Siyasi baskı…

Gençlik hareketleri…

Kırılan hayatlar…

Romanların, öykülerin, şiirlerin ve filmlerin konusu oldu.

Yani devlet susturmak istedi.

Ama hafıza başka bir yoldan konuşmaya devam etti.

12 Mart ve 12 Eylül arasındaki bağ

12 Mart ile 12 Eylül aynı değildir.

Ama aralarında güçlü bir tarihsel bağ vardır.

12 Mart, askerî vesayetin demokratik siyaseti nasıl yönlendirebildiğinin önemli bir örneğini oluşturdu.

Sıkıyönetim…

Askerî mahkemeler…

Anayasal özgürlüklerin daraltılması…

Toplumsal muhalefetin güvenlik meselesine indirgenmesi…

Bütün bunlar daha sonra 12 Eylül rejiminde çok daha kapsamlı biçimde yeniden karşımıza çıktı.

TBMM’nin tarih çalışmalarında da 12 Mart’ın sonraki askerî müdahaleler açısından olumsuz bir miras oluşturduğu değerlendirilir. (TBMM CDN)

Bu nedenle 12 Mart, bir bakıma 12 Eylül’e giden darbeler zincirinin önemli halkalarından biridir.

12 Mart rejimi nasıl sona erdi?

Ara rejim sonsuza kadar sürmedi.

1973 yılına gelindiğinde siyasal dengeler yeniden değişmeye başladı.

Askerî çevrelerin desteklediği Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçilme girişimi, parlamentodaki siyasi partilerin ortak tavrıyla engellendi.

Ardından Fahri Korutürk cumhurbaşkanı seçildi.

1973 genel seçimleriyle normal parlamenter siyasete dönüş süreci başladı.

Ama 12 Mart’ın etkileri ortadan kalkmadı.

Değiştirilen anayasa kaldı.

Toplumsal yaralar kaldı.

İdamların acısı kaldı.

İşkence görenlerin hafızası kaldı.

Ve en önemlisi:

Askerin gerektiğinde siyasete müdahale edebileceği düşüncesi yaşamaya devam etti.

Bugünden 12 Mart’a nasıl bakmalıyız?

12 Mart’ı yalnızca sol hareketlerin kahramanlık anlatısına indirgemek doğru olmaz.

Aynı şekilde yalnızca “anarşiyi durdurmak için zorunlu müdahale” diye anlatmak da tarihsel gerçekliği eksiltir.

Dönemin silahlı örgütlerinin adam kaçırma, banka soygunu ve öldürme gibi yöntemleri eleştirilebilir ve eleştirilmelidir.

Ama bunların hiçbiri:

işkenceyi,

askerî vesayeti,

hukukun askıya alınmasını,

idamları,

gazetecilerin susturulmasını

ve demokratik siyasetin silah tehdidi altında yeniden biçimlendirilmesini meşru hale getirmez.

Demokratik ölçü tam da burada gereklidir.

Devlet de hukukla bağlıdır.

Bir web sayfası nasıl kurulmalı?

12 Mart 1971 5

12 Mart 1971 için hazırlanacak web sayfası yalnızca muhtıranın metnini anlatan kısa bir tarih yazısı olmamalıdır.

Bir toplumsal hafıza dosyasına dönüştürülmelidir.

Sayfada şu bölümler ayrı ayrı yer alabilir:

  • 1960’ların toplumsal ve siyasal ortamı
  • 1968 gençlik hareketi
  • işçi hareketi ve 15–16 Haziran
  • 9 Mart tartışmaları
  • 12 Mart Muhtırası’nın tam metni
  • Süleyman Demirel hükümetinin istifası
  • Nihat Erim hükümetleri
  • 26 Nisan sıkıyönetimi
  • Balyoz Harekâtı
  • Ziverbey Köşkü
  • basın ve üniversitelere yönelik baskılar
  • 1971 Anayasa değişiklikleri
  • Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan
  • Nurhak
  • Kızıldere
  • İbrahim Kaypakkaya
  • Kürt siyasi hareketi üzerindeki baskılar
  • emek hareketi
  • 1973 seçimleri ve ara rejimin sonu
  • 12 Mart’ın 12 Eylül’e bıraktığı miras

Böyle bir dosya yalnızca geçmişi anlatmaz.

Türkiye’de askerî vesayetin nasıl kurulduğunu ve demokratik kurumların neden korunması gerektiğini de anlatır.

Bizim duruşumuz

12 Mart karşısındaki duruşumuz açıktır.

Silahlı kuvvetlerin görevi ülkeyi yönetmek değildir.

Seçilmiş siyaseti tehdit etmek demokrasi değildir.

İşkence hiçbir gerekçeyle kabul edilemez.

İdam siyasetin çözümü değildir.

Basın susturulamaz.

Üniversite emirle düşünemez.

İnsan kimliği veya düşüncesi nedeniyle düşmanlaştırılamaz.

Devlet kendi yasalarının dışına çıkamaz.

Ve hiçbir iktidar, kendisini insan hayatından ve insan onurundan daha değerli göremez.

Bizim talebimiz:

Hakikat.

Adalet.

Demokrasi.

İfade özgürlüğü.

Eşit yurttaşlık.

İnsan onuru.

12 Mart’ı neden hatırlamalıyız?

Çünkü demokrasi yalnız seçim sandığı değildir.

Demokrasi aynı zamanda:

Hukuktur.

Özgür basındır.

Bağımsız üniversitedir.

Sendikadır.

Gösteri hakkıdır.

Örgütlenme hakkıdır.

Ve devletin silahlı gücünün seçilmiş siyasi iradeye bağlı olmasıdır.

Bu ilkeler kaybolduğunda darbe yalnız tankla gelmez.

Muhtırayla da gelir.

Tehditle de.

Vesayetle de.

Bu nedenle 12 Mart’ı hatırlamak yalnızca geçmişteki askerleri eleştirmek değildir.

Bugünün demokrasisini korumaktır.

Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı, Hüseyin İnan’ı…

Mahir Çayan’ı ve Kızıldere’de yaşamını yitirenleri…

İbrahim Kaypakkaya’yı…

İşkence gören aydınları, gazetecileri, öğrencileri, işçileri ve bütün mağdurları tarihsel gerçekliği çarpıtmadan hatırlamak gerekir.

Ama onların acısından yeni bir ölüm kültürü değil,

daha güçlü bir demokrasi kültürü üretmek gerekir.

12 MART’I UNUTMADIK — UNUTTURMAYACAĞIZ.

Çünkü yüzleşilmeyen darbe kültürü biçim değiştirerek geri dönebilir.

Hafızamız intikam için değil,

bir daha yaşanmaması için.

12 Mart 1971 6

  • TAHİR ELÇİ

    Tahir Elçi’yi yalnızca öldürülen bir baro başkanı olarak anmak eksik kalır. Onu asıl anlatan; hukuk karşısında herkesin eşit olması gerektiğine duyduğu inanç, Kürt meselesinde barışçıl…

  • |

    Adile Naşit: Kahkahasının Ardında Bir Halkın Hafızası

    Adile Naşit yalnızca bir sinema oyuncusu değildi. Yeşilçam’da dayanışmanın, şefkatin ve mahalle kültürünün yüzü; televizyonda ise bir kuşağın “Masalcı Teyze”si oldu. Adile Naşit: Kahkahasının Ardında…

  • YAŞAR KEMAL

    Yaşar Kemal’in edebiyatında toprak yalnızca üzerinde yaşanan bir yer değildir; emekçinin alın teridir, yoksulun ekmeğidir, doğanın belleğidir. Onun insanı ise zulüm karşısında susmayan, düştüğü yerden…

  • 8 Mart

    8 Mart yalnızca kadınların hatırlandığı bir gün değil; eşitlik, özgürlük, emek ve yaşam hakkı için kuşaklar boyunca sürdürülen mücadelenin ortak hafızasıdır. 8 Mart: Kadınların Eşitlik,…

  • 2 Temmuz 1993 Madımak

    Madımak, yalnızca geçmişte yaşanmış bir katliamın adı değildir; toplumsal hafızamızda adalet, yüzleşme ve bir daha asla deme sorumluluğudur. 2 Temmuz 1993 Madımak: Yakılan İnsanlığın Vicdanıydı…

  • DİYARBAKIR 5 NO’LU CEZAEVİ

    Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında yalnızca bir tutukevi değil, ağır işkence, aşağılama, kimlik inkârı ve siyasi teslimiyet dayatmalarının sembolü haline…