Ruhi Su’yu yalnızca güçlü sesiyle türkü söyleyen bir sanatçı olarak görmek eksik kalır. O, Anadolu’nun sözlü kültürünü çağdaş bir yorumla yeniden kuran; emeği, özgürlüğü, halkların acısını ve insan onurunu sanatının merkezine yerleştiren bir aydındı.
HALKIN SESİNİ, EMEĞİ VE DİRENİŞİ SAZIYLA TAŞIYAN BİR USTA
Ruhi Su, Türkiye’de halk müziğini yalnızca icra eden değil, ona düşünsel ve toplumsal bir derinlik kazandıran en önemli sanatçılardan biridir.
Asıl adı Mehmet Ruhi Su olan sanatçı, 1912 yılında Van’da dünyaya geldi. Çocukluğu savaş, yoksulluk ve büyük kayıplar içerisinde geçti. Küçük yaşta ailesini kaybetti ve Adana’daki öksüzler yurdunda büyüdü.
Belki de daha sonra türkülerinde bu kadar güçlü hissedilen yalnızlık, yoksulluk, memleket ve insan acısının kökleri biraz da bu çocukluk yıllarındaydı.
Ruhi Su’nun yaşamı, yalnızca müzik tarihinin değil, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihinin de bir parçasıdır.
Yetimhaneden konservatuvara uzanan yol
Çocukluk yıllarında müziğe ilgi duydu.
Önce keman ve mandolinle tanıştı.
Daha sonra Ankara’ya giderek müzik eğitimine devam etti ve Ankara Devlet Konservatuvarı’nın opera bölümünde öğrenim gördü.
Batı müziği eğitimi aldı.
Opera söyledi.
Sahneye çıktı.
Ancak onun sanat yaşamındaki en önemli özelliklerden biri şuydu:
Batı müziği eğitimi almasına rağmen Anadolu’nun halk müziğinden kopmadı.
Tam tersine, iki dünyayı kendi yorumunda harmanladı.
Bir tarafta konservatuvar disiplini…
Bir tarafta bağlama…
Bir tarafta opera tekniği…
Diğer tarafta köylerden, cemlerden, dağlardan, tarlalardan gelen türküler…
Ruhi Su’nun özgünlüğü biraz da burada doğdu.
Türkü onun için yalnızca müzik değildi
Ruhi Su’ya göre türkü, halkın hafızasıydı.
Bir türküde yalnızca melodi yoktu.
Bir köylünün yoksulluğu vardı.
Bir annenin ağıdı vardı.
Bir mahpusun özlemi vardı.
Bir işçinin alın teri vardı.
Bir sevdanın acısı vardı.
Bir başkaldırının sesi vardı.
Bu nedenle halk türkülerini süsleyip sahneye taşımakla yetinmedi.
Onların özündeki sözü korumaya çalıştı.
Çünkü türkü, onu yaratan halktan koparıldığında anlamının önemli bir bölümünü kaybeder.
Ruhi Su’nun sanat anlayışında söz ve müzik birbirinden ayrı değildir.
Söz ne anlatıyorsa, müzik de onun ruhunu taşır.
Pir Sultan Abdal’dan Dadaloğlu’na
Ruhi Su’nun repertuvarında Anadolu’nun büyük halk ozanlarının önemli bir yeri vardır.
Pir Sultan Abdal.
Karacaoğlan.
Dadaloğlu.
Köroğlu.
Ve daha nice halk ozanı…
Bunların eserlerini yeniden yorumladı.
Ancak özellikle Pir Sultan Abdal, Ruhi Su’nun sanatında ayrı bir yere sahipti.
Pir Sultan’ın sözü yalnızca şiir değildi.
İtirazdı.
Adalet arayışıydı.
Zulüm karşısında baş eğmemekti.
Ruhi Su’nun toplumsal duruşuyla Pir Sultan’ın sesi arasında güçlü bir bağ vardı.
Bu nedenle Pir Sultan’ın deyişleri Ruhi Su’nun sesinde yalnızca geçmişten gelen eserler olarak değil, güncel bir toplumsal söz olarak yeniden yaşam buldu.
Alevi-Bektaşi söz geleneğine yaklaşımı
Ruhi Su, Alevi-Bektaşi deyişlerini yorumlayan en önemli sanatçılardan biri oldu.
Ancak bu eserleri folklorik bir malzeme gibi ele almadı.
Deyişlerin içindeki insan sevgisini, adalet arayışını, eşitliği ve başkaldırı damarını görünür kıldı.
Bu yönüyle Ruhi Su’nun sanatı, Alevi-Bektaşi ozanlık geleneği ile çağdaş toplumcu sanat arasında güçlü bir köprü kurdu.
Pir Sultan’ın sazından gelen söz, Ruhi Su’nun sesiyle başka kuşaklara ulaştı.
Bu da Alevi kültürel hafızasının şehirlerde ve yeni kuşaklarda yaşamasına katkıda bulundu.
Toplumcu bir sanatçıydı
Ruhi Su’nun dünya görüşü sosyalistti.
Bunu saklamadı.
Sanatını toplumsal gerçeklerden ayrı düşünmedi.
Yoksulluğu gördü.
Sınıfsal eşitsizliği gördü.
İşçilerin ve köylülerin yaşadığı sorunları gördü.
Ve bunların sanatın dışında tutulamayacağını düşündü.
Ancak onun sanatı kuru bir siyasi slogan değildi.
Çünkü Ruhi Su önce sanatçıydı.
Sözü müzikle derinleştiriyordu.
Bir ağıdı söylediğinde acıyı hissettiriyordu.
Bir direniş türküsünü söylediğinde yalnızca öfkeyi değil, insanın ayağa kalkma iradesini de duyuruyordu.
1951 tutuklamaları ve cezaevi
Ruhi Su’nun yaşamındaki büyük kırılmalardan biri 1951 yılında yaşandı.
Türkiye Komünist Partisi’yle bağlantılı olduğu gerekçesiyle yapılan geniş çaplı operasyonlarda gözaltına alındı ve tutuklandı.
Uzun süre cezaevinde kaldı.
Bu dönem yalnızca özgürlüğünü değil, profesyonel sanat yaşamını da etkiledi.
Opera kariyeri sona erdi.
Devlet kurumlarından uzaklaştırıldı.
Cezaevinden çıktıktan sonra da uzun süre baskı ve gözetim altında yaşadı.
Ama bütün bunlar onun müziğini susturmadı.
Tam tersine, yaşadıkları sanatındaki toplumsal damarı daha da derinleştirdi.
Mahpusluk…
Sürgün…
Yasaklar…
Yoksulluk…
Bütün bunlar artık yalnızca başkalarının hikâyesi değildi.
Kendi hayatının da bir parçasıydı.
Sanatçının tarafı
Ruhi Su tarafsız sanat anlayışına mesafeli bir isimdi.
Çünkü ona göre hayatın kendisi tarafsız değildi.
Bir tarafta sömürülen insanlar varsa…
Bir tarafta yoksulluk varsa…
Bir tarafta baskı varsa…
Sanatçının bunları görmezden gelmesi de bir tercihtir.
Bu nedenle Ruhi Su’nun sanatında halkın yanında olma duygusu güçlüdür.
Ancak bu taraflılık sanatın estetik niteliğini ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, onu güçlü yapan şeylerden biri söz ile müziği, duygu ile düşünceyi birlikte taşıyabilmesidir.
Bağlama ve insan sesi
Ruhi Su’nun icrasında bağlamanın ayrı bir yeri vardır.
Sazını gösterişli virtüözlük için kullanmadı.
Bağlama, sesinin yanında yürüyen bir yol arkadaşıydı.
Bazen tek bir saz ve tek bir insan sesi yeterliydi.
Çünkü esas mesele çok ses çıkarmak değil, doğru sözü taşıyabilmekti.
Ruhi Su’nun derin ve tok sesi bu nedenle kuşaklar boyunca unutulmadı.
O sesin içinde Anadolu’nun bozkırı da vardı.
Mahpus damı da.
Köy meydanı da.
Cem de.
İşçi yürüyüşü de.
Aşk da.
Ölüm de.
Dostlar Korosu
Ruhi Su’nun kültür hayatına yaptığı en önemli katkılardan biri de Dostlar Korosu oldu.
1970’li yıllarda kurulan bu topluluk, halk müziğinin çok sesli ve kolektif biçimde yorumlanmasının önemli örneklerinden biri haline geldi.
Ruhi Su için koro yalnızca müzik topluluğu değildi.
Birlikte üretmenin simgesiydi.
Farklı insanların aynı ezgide buluşmasıydı.
Bir sesin diğerini bastırmadan ortak bir bütün oluşturabilmesiydi.
Belki de toplumsal anlayışının müzikteki karşılığı buydu:
Birlikte söylemek.
Ama tekleşmeden.
12 Eylül ve yeniden ağırlaşan baskılar
Ruhi Su yaşamının son yıllarında da Türkiye’nin baskıcı siyasal ikliminden etkilendi.
12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından sanat ve düşünce dünyasında ağır bir baskı ortamı oluştu.
Ruhi Su’nun eserleri ve konserleri de bu ortamdan bağımsız kalmadı.
Siyasi görüşleri nedeniyle uzun yıllar boyunca devletin ve resmî kültür politikalarının dışında tutuldu.
Ama toplumdaki karşılığı giderek büyüdü.
Kasetleri elden ele dolaştı.
Türküleri genç kuşaklara ulaştı.
Adı işçi hareketlerinde, kültür çevrelerinde, üniversitelerde ve demokratik mücadele alanlarında yaşamaya devam etti.
Pasaport meselesi ve yaşamının son dönemi
Ruhi Su yaşamının son döneminde ciddi sağlık sorunları yaşadı.
Kanser hastalığıyla mücadele ederken yurt dışında tedavi olabilmesi için pasaporta ihtiyacı vardı.
Ancak pasaport verilmesi konusunda uzun süre sorunlar yaşandı.
Bu mesele kamuoyunda büyük tepki yarattı.
Aydınlar ve sanatçılar kampanyalar düzenledi.
Sonunda pasaport verilse de süreç çok gecikmişti.
Bu olay, bir sanatçının siyasal görüşleri nedeniyle yaşamının son yıllarında dahi karşılaştığı baskının sembollerinden biri haline geldi.
20 Eylül 1985
Ruhi Su, 20 Eylül 1985’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
Ama cenazesi bile Türkiye’nin siyasal tarihine geçti.
Cenaze töreni büyük bir toplumsal buluşmaya dönüştü.
Onu sevenler, öğrencileri, sanatçılar, aydınlar ve demokratik çevreler bir araya geldi.
Bu da gösteriyordu ki Ruhi Su artık yalnızca bir sanatçı değildi.
Bir dönemin toplumsal belleğinin parçası olmuştu.
Ruhi Su’nun toplumsal duruşunun özü
Onun duruşunu birkaç kavramla anlatmak mümkündür:
Emek.
Eşitlik.
Özgürlük.
Halk kültürü.
Barış.
Dayanışma.
Sanatsal dürüstlük.
Ve bütün bunların merkezinde:
İnsan.
Ruhi Su’nun sanatı insanı küçültmez.
İnsanın acısını dekor olarak kullanmaz.
Yoksulluğu romantikleştirmez.
Acıyı estetize edip geçmez.
Onu anlamaya ve görünür kılmaya çalışır.
Alevi hafızasındaki yeri
Ruhi Su’nun Alevi toplumundaki karşılığı da güçlüdür.
Çünkü onun seslendirdiği birçok deyiş, Alevi-Bektaşi söz geleneğinin taşıyıcılarıdır.
Pir Sultan…
Hatayi…
Kul Himmet…
Ve Anadolu’nun ozanları…
Bu sözler Ruhi Su’nun sesiyle yeni kuşaklara taşındı.
Ama onun Alevi kültürüne katkısı yalnızca deyiş söylemek değildir.
Alevi düşüncesindeki insan sevgisi, eşitlik ve zulme karşı duruşla onun toplumcu dünya görüşü arasında güçlü bir yakınlık vardır.
Bu nedenle Ruhi Su’nun sesi cem meydanındaki sözle, işçi meydanındaki söz arasında bir köprü gibi de okunabilir.
Neden hâlâ güncel?
Çünkü onun söylediği meseleler bitmedi.
Yoksulluk bitmedi.
Emek sömürüsü bitmedi.
Savaşlar bitmedi.
İfade özgürlüğü tartışmaları bitmedi.
Sanatçılar hâlâ siyasal baskıyla karşılaşabiliyor.
Halk kültürü hâlâ piyasalaştırılabiliyor ve özünden koparılabiliyor.
Ve insanlar hâlâ kendi seslerini arıyor.
Ruhi Su’nun sanatı tam da burada önemini koruyor.
Çünkü o halk müziğini nostaljiye hapsetmedi.
Onu yaşayan bir toplumsal hafıza olarak gördü.
Onu anmak ne demektir?
Ruhi Su’yu anmak yalnızca onun plaklarını dinlemek değildir.
Onu anmak;
Türkülerin kimden geldiğini bilmektir.
O sözlerin hangi acılardan doğduğunu hatırlamaktır.
Halk kültürünü tüketilecek bir ürün değil, korunacak bir toplumsal miras olarak görmektir.
Emekten yana olmaktır.
Sanatın özgürlüğünü savunmaktır.
İnsanların düşünceleri nedeniyle susturulmasına karşı çıkmaktır.
Ve sazın telinden yükselen sözü yalnızca kulağımızla değil, vicdanımızla da dinlemektir.
Ruhi Su bunu yaptı.
Opera sahnesinden halk türküsüne…
Konservatuvardan bağlamaya…
Cezaevinden konser salonuna…
Pir Sultan’dan çağdaş işçi hareketine kadar çok farklı dünyaları kendi sesinde harmanladı.
Bu nedenle Ruhi Su’nun sesi yalnızca geçmişten gelmiyor.
Bugüne de sesleniyor.
Bir türkü başladığında bazen yalnızca bir ezgi duyulmaz.
Bir halkın hafızası konuşur.
Bir ozanın sözü yeniden canlanır.
Bir mahpusun özlemi duyulur.
Bir işçinin alın teri görünür olur.
Ve insan kendisine şu soruyu sorar:
Bu dünyanın daha adil olması mümkün mü?
Ruhi Su’nun bütün yaşamı ve sanatı bu soruya verilmiş uzun bir cevap gibidir.
Evet, mümkündür — ama bunun için insanın sesi susmamalıdır.
Ruhi Su’yu; halk müziğine kattığı derinlik, emekten ve özgürlükten yana duruşu, Pir Sultan’dan çağdaş toplumsal mücadelelere uzanan söz mirası ve kültürümüze bıraktığı eşsiz sesiyle sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

-
Münir Özkul: Mahmut Hoca’dan Yaşar Usta’ya Bir Halk Sanatçısı
Münir Özkul’un canlandırdığı Mahmut Hoca, Yaşar Usta ve benzeri karakterlerde ortak bir çizgi vardı: İnsanın değerini parayla, makamla ve güçle değil; emek, sevgi, dayanışma ve…
-
CEMAL SÜREYA
Cemal Süreya’yı yalnızca aşk şiirlerinin şairi olarak okumak eksik kalır. Onun şiirinin gerisinde çocuk yaşta yaşanan sürgün, anne kaybı, yoksunluk, kimlik, toplumsal eşitsizlik ve bütün…
-
ROBOSKÎ – 28 ARALIK 2011
“34 canın yarım bırakılan yaşamları, geride kalan ailelerin acısı ve adalet talebi hâlâ bizimle.” Gökyüzünden Düşen Ölüm, Yerde Kalan Adalet 28 Aralık Gecesi Roboskî, Şırnak’ın…
-
Yılmaz Güney
“Yoksulluğun, sürgünün, mahpusluğun ve ezilenlerin hikâyesini sinemanın diliyle dünyaya taşıyan Yılmaz Güney’i, Hakk’a yürüyüşünün 42. yılında saygı ve özlemle anıyoruz.” Yılmaz Güney: 9 Eylül 1984…
-
NEŞET ERTAŞ
Neşet Ertaş’ın türkülerinde yalnızca aşk ve ayrılık yoktur. Yoksulluk, gurbet, insan onuru, kadın sevgisi, eşitlik, incitmeme ve Anadolu insanının bütün çıplaklığıyla yaşadığı hayat vardır. Onun…
-
Adile Naşit: Kahkahasının Ardında Bir Halkın Hafızası
Adile Naşit yalnızca bir sinema oyuncusu değildi. Yeşilçam’da dayanışmanın, şefkatin ve mahalle kültürünün yüzü; televizyonda ise bir kuşağın “Masalcı Teyze”si oldu. Adile Naşit: Kahkahasının Ardında…
