Cemal Süreya’yı yalnızca aşk şiirlerinin şairi olarak okumak eksik kalır. Onun şiirinin gerisinde çocuk yaşta yaşanan sürgün, anne kaybı, yoksunluk, kimlik, toplumsal eşitsizlik ve bütün bunlara rağmen hayata tutunan büyük bir sevda vardır.
CEMAL SÜREYA: SÜRGÜNDEN SEVDAYA, ŞİİRDEN ÖZGÜRLÜĞE UZANAN BİR HAYAT
Türkçe şiirin en özgün seslerinden Cemal Süreya, İkinci Yeni’nin öncü şairlerinden biri olmasının yanında denemeci, eleştirmen, çevirmen, dergici ve güçlü bir aydındı. Asıl adı Cemalettin Seber olan şair, 1931 yılında Erzincan’da dünyaya geldi ve 9 Ocak 1990’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. (YKY Kültür)
Fakat Cemal Süreya’nın yaşamını ve şiirini anlamak için yalnızca edebiyat tarihindeki yerine değil, çocukluğunda yaşadığı büyük kırılmaya da bakmak gerekir.
Çünkü onun hikâyesinin başlangıcında Dersim ve sürgün vardır.
Çocukluğuna düşen sürgün
Cemal Süreya’nın ailesi Dersim coğrafyasındandı. 1938’de ailesi zorunlu iskâna tabi tutularak Bilecik’e gönderildi. Henüz küçük bir çocuk olan Cemal Süreya böylece sürgünle tanıştı. Kaynaklarda, ailesinin jandarma kontrolündeki bir tren yolculuğuyla Bilecik’e götürüldüğü ve zorunlu ikamete tabi tutulduğu aktarılır. (Biyografya)
Bu yalnızca bir yer değiştirme değildi.
Bir çocuğun toprağından, alıştığı dünyadan ve geçmişinden koparılmasıydı.
Sürgünün ardından annesi Gülbeyaz Hanım’ı çok genç yaşta kaybetmesi ise hayatındaki ikinci büyük yara oldu. (Anadolu Ajansı)
Bu nedenle Cemal Süreya’nın şiirindeki göç, ayrılık, kayıp, yalnızlık ve bir yere ait olamama duygusunu yalnızca edebî imgeler olarak görmek yeterli değildir.
Arkasında yaşanmış bir çocukluk vardır.
Bazı yaralar insanın bedeninde değil, dilinde kalır.
Cemal Süreya o yaraları şiirle taşıdı.
Dersim onun belleğinin sessiz tarafıydı
Cemal Süreya, yaşadığı sürgünü her şiirinde doğrudan anlatmadı.
Zaten İkinci Yeni’nin şiir anlayışı da olayları düz bir anlatımla aktarmaktan çok imgeler, çağrışımlar ve dilin dönüştürülmesi üzerine kuruluydu.
Fakat insan bazen söylemediği şeylerle de konuşur.
Onun şiirindeki ayrılıkların, uzaklıkların ve kayıp duygusunun arkasında çocukluğunda yaşadığı kopuşun izlerini görmek mümkündür.
Bu nedenle Cemal Süreya’nın toplumsal dünyasını anlamaya çalışırken Dersim’i yalnızca biyografik bir ayrıntı olarak görmek doğru olmaz.
Sürgün onun belleğinin parçalarından biridir.
Yoksul bir çocuktan Mülkiyeli bir şaire
Cemal Süreya eğitimini büyük ölçüde yatılı okullarda sürdürdü. Haydarpaşa Lisesi’nden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Maliye ve İktisat Bölümü’nü 1954 yılında bitirdi. Daha sonra Maliye Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik yaptı; bir dönem Darphane Müdürlüğü görevinde bulundu ve 1982’de emekli oldu. (YKY Kültür)
Bu eğitim ona yalnızca meslek kazandırmadı.
Ekonomi, devlet, bürokrasi ve toplum ilişkilerini yakından gözlemleme imkânı da verdi.
Bu nedenle Cemal Süreya’nın denemelerinde yalnızca şiir ve aşk yoktur.
Ekonomiden siyasete, edebiyattan gündelik hayata, aydınlardan toplumsal değişime kadar çok geniş bir dünya vardır.
İkinci Yeni ve şiirde başkaldırı
1950’lerde Türk şiirinde yeni bir arayış ortaya çıkıyordu.
İkinci Yeni.
Cemal Süreya bu hareketin en önemli şairlerinden ve kuramsal isimlerinden biri oldu. İlk şiiri “Şarkısı-Beyaz”, 1953’te Mülkiye dergisinde yayımlandı. (YKY Kültür)
İkinci Yeni, şiirin alışılmış dilini bozdu.
Sözcükler arasındaki geleneksel ilişkileri değiştirdi.
Yeni imgeler yarattı.
Cemal Süreya da Türkçenin sınırlarını zorladı.
Ama onun şiiri yalnızca kapalı ve soyut bir dil deneyi olmadı.
İçinde sokak vardı.
Şehir vardı.
Kadın vardı.
Beden vardı.
Yoksulluk vardı.
Siyaset vardı.
Ve en önemlisi insan vardı.
Aşk onun için hayatın karşısında değil, içindeydi
Cemal Süreya denildiğinde ilk akla gelen elbette aşktır.
Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Uçurumda Açan, Sıcak Nal, Güz Bitiği ve şiirlerini bir araya getiren Sevda Sözleri onun şiir dünyasının temel eserleridir. (Vikipedi)
Ancak Cemal Süreya’nın aşkı steril, hayattan kopuk bir romantizm değildir.
Bedeni saklamaz.
Arzuyu ayıp saymaz.
Kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi geleneksel ahlak kalıplarının dışına taşır.
Bu yönüyle onun şiiri aynı zamanda döneminin tutucu anlayışına karşı özgürleştirici bir itiraz taşır.
Sevmek, onun şiirinde biraz da özgürleşmektir.
İnsan kendi bedeniyle, duygularıyla ve arzularıyla vardır.
Cemal Süreya bunları şiirin doğal parçaları haline getirdi.
Toplumcu ama slogan atmayan bir şair
Cemal Süreya’nın dünya görüşü sosyalistti. Bununla birlikte şiirini doğrudan siyasal bildirilerin veya sloganların alanına dönüştürmedi. Toplumsal ve siyasal eleştiri, aşk, yalnızlık, ölüm ve insan ilişkileri onun şiir dünyasında yan yana bulunur. (Vikipedi)
Bu nokta onun toplumsal duruşunu anlamak açısından önemlidir.
Çünkü toplumcu olmak yalnızca şiirde “işçi”, “devrim” veya “halk” sözcüklerini kullanmak değildir.
İnsana nasıl baktığınızla ilgilidir.
Cemal Süreya insanı küçülten otoriteye mesafeliydi.
Tek biçimliliğe mesafeliydi.
Düşüncenin kalıplaşmasına karşıydı.
Özgür düşünceyi, edebiyatın bağımsızlığını ve bireyin kendi dünyasını kurma hakkını önemsedi.
Bu nedenle onun sosyalistliği ile şiirindeki bireysellik arasında zorunlu bir çelişki yoktur.
Tam tersine ikisinin merkezinde de özgür insan vardır.
Aydın olmak, kendi mahallesini de sorgulayabilmektir
Cemal Süreya’yı önemli kılan özelliklerden biri de eleştirel zekâsıdır.
Yalnızca karşı olduğu siyasal düşünceleri eleştiren bir aydın değildi.
Kendi yakın durduğu çevreleri, edebiyat dünyasını ve aydınları da sorgulayabiliyordu.
Çünkü düşüncenin parti disiplinine ya da edebiyat çevrelerinin dostluk ilişkilerine teslim edilmesinin aydının bağımsızlığını zedeleyebileceğini biliyordu.
Onun denemelerinde zaman zaman sert, zaman zaman mizahi ama çoğunlukla çok keskin bir gözlem vardır.
İnsanların söylediklerinden çok, davranışlarındaki çelişkileri yakalamayı sever.
Bu nedenle Cemal Süreya yalnızca büyük bir şair değil, aynı zamanda Türkiye’nin kültürel ve siyasal hayatını dikkatle gözlemleyen önemli bir deneme yazarıdır.
Papirüs: Bir dergiden daha fazlası
Cemal Süreya’nın kültür dünyasındaki en önemli çalışmalarından biri Papirüs dergisidir.
Dergiyi farklı dönemlerde yeniden yayımladı; 1960’ta başlayan ilk dönemden sonra 1966–1970 arasında 47 sayı, 1980–81 döneminde de iki sayı çıkardı. (YKY Kültür)
Papirüs yalnızca şiir yayımlayan bir dergi değildi.
Edebiyatın tartışıldığı, yeni yazarların görünür olduğu ve düşüncenin dolaşıma girdiği bir kültür alanıydı.
Bu da Cemal Süreya’nın aydın anlayışını gösterir.
Yalnızca kendi şiirini yazıp kenara çekilmedi.
Başka yazarlarla tartıştı.
Genç şairleri izledi.
Eleştiriler yazdı.
Çeviriler yaptı.
Dergiler çıkardı.
Yani edebiyatı bireysel bir şöhret alanından çok ortak bir düşünce ve kültür ortamı olarak gördü.
Dünyaya açılan pencere: Çevirmen Cemal Süreya
Onun önemli ama bazen şiirlerinin gölgesinde kalan yönlerinden biri çevirmenliğidir.
Fransızcadan Türkçeye yaklaşık kırk kitap çevirdi. (Anadolu Ajansı)
Bu çalışmalar sayesinde yalnızca kendi şiirini geliştirmedi; dünya düşüncesinin ve edebiyatının Türkçedeki dolaşımına da katkıda bulundu.
Bir şair için başka bir dili çevirmek yalnızca kelimeleri aktarmak değildir.
Başka bir kültürün düşünme biçimiyle karşılaşmaktır.
Cemal Süreya’nın şiirindeki geniş kültürel alanın kaynaklarından biri de budur.
Kimlik meselesinde onu tek bir kalıba sıkıştırmamak gerekir
Cemal Süreya’nın ailesinin Dersim’den sürgün edilmiş olması ve Kürt-Zaza/Alevi kökeni üzerine biyografik kaynaklarda bilgiler bulunmaktadır. (Vikipedi)
Fakat onu yalnızca bu kimliklerden biri üzerinden tanımlamak da şiirinin genişliğini daraltır.
Çünkü Cemal Süreya’nın dünyasında kimlik vardır ama insan kimliğin içine hapsedilmez.
Sürgünün acısını bilir.
Ötekileştirilmenin ne olduğunu bilir.
Ama şiirini yalnızca kendi acısının çevresine örmez.
Aşkı, yalnızlığı, toplumsal eşitsizliği, kent yaşamını, siyaseti ve insan ilişkilerini aynı şiir evreninde harmanlar.
Belki de çocukluğunda yaşadığı kopuş ona önemli bir şey öğretmiştir:
İnsanın memleketi yalnızca doğduğu toprak değildir; dili, belleği, sevdikleri ve taşıdığı hatıralar da memleketidir.
Kadın, beden ve özgürlük
Cemal Süreya’nın şiirinde kadın çok önemli bir yere sahiptir.
Bu konuda onu kendi döneminin koşulları içerisinde okumak gerekir.
Bir taraftan kadın bedenini ve cinselliği geleneksel ahlakın yasaklarından kurtaran cesur bir şiir dili kurmuştur.
Diğer taraftan bugünün bakışıyla şiirlerindeki erkek bakışını, kadın imgesini ve ilişkilerindeki kimi tutumları eleştirel biçimde tartışmak mümkündür.
Büyük bir şairi sevmek, onu eleştirinin dışında bırakmak anlamına gelmez.
Tam tersine, gerçek edebiyat okuması biraz da budur.
Onu putlaştırmadan okumak.
Güçlü yanlarını görmek kadar çelişkilerini de görebilmek.
Çünkü Cemal Süreya’nın kendisi de düşüncenin donmasına karşıydı.
Devlet memuru ama muhalif bir zihin
Cemal Süreya’nın yaşamındaki ilginç çelişkilerden biri budur.
Uzun yıllar devlet bürokrasisinin içinde çalıştı.
Maliye müfettişiydi.
Darphane Müdürlüğü yaptı.
Kültür Bakanlığı’nda görev aldı. (YKY Kültür)
Fakat zihinsel olarak bürokrasinin kalıplarına teslim olmadı.
Belki de devlet mekanizmasını içeriden görmesi, toplum ve iktidar ilişkilerine bakışını daha da keskinleştirdi.
Bu yüzden Cemal Süreya’nın dünyasında aydın olmak mutlaka toplumun dışında yaşamak anlamına gelmez.
Asıl mesele insanın eleştirel aklını koruyabilmesidir.
9 Ocak 1990
Cemal Süreya 9 Ocak 1990’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. (YKY Kültür)
Ardında yalnızca şiir kitapları bırakmadı.
Denemeler…
Günlükler…
Mektuplar…
Çeviriler…
Eleştiriler…
Dergiler…
Ve Türkçenin belleğine yerleşmiş benzersiz bir şiir dili bıraktı.
Üvercinka ile Yeditepe Şiir Armağanı’nı, Göçebe ile Türk Dil Kurumu Edebiyat Ödülü’nü aldı. (Cana Yayınları)
Fakat bir şairin gerçek ödülü bazen ölümünden yıllar sonra anlaşılır.
Cemal Süreya bugün hâlâ genç insanların defterlerinde.
Aşk mektuplarında.
Şiir gecelerinde.
Kitapların altı çizilmiş sayfalarında.
Ve bazen sevdiğine söyleyecek doğru sözü bulamayan bir insanın belleğinde yaşamaya devam ediyor.
Cemal Süreya neden hâlâ bizimle?
Çünkü aşk bitmedi.
Sürgün bitmedi.
Yalnızlık bitmedi.
İnsanların doğdukları topraklardan koparılması bitmedi.
Toplumsal eşitsizlik bitmedi.
Özgürlük arayışı bitmedi.
Ve insanın başka bir insana duyduğu o büyük ihtiyaç da bitmedi.
Cemal Süreya’nın şiirinde bunların hepsi cancana durur.
Bir tarafta Dersim’den Bilecik’e uzanan bir sürgün treninin çocuk belleğinde bıraktığı yara…
Bir tarafta kaybedilen anne…
Bir tarafta Ankara’nın bürokratik koridorları…
Bir tarafta Papirüs’ün sayfaları…
Bir tarafta sosyalizm, özgürlük ve aydın sorumluluğu…
Öte tarafta aşk, kadın, beden ve hayatın bitmek bilmeyen coşkusu.
İşte Cemal Süreya bütün bu çelişkilerden büyük bir şiir dünyası kurdu.
Onu yalnızca “aşk şairi” diye anlatmak bu yüzden eksiktir.
O aynı zamanda sürgünün çocuğudur.
Dersim’in belleğinden izler taşıyan bir şairdir.
Özgür düşüncenin savunucusudur.
Eleştirel bir aydındır.
Dergici ve çevirmendir.
Ve belki hepsinden önemlisi, hayat ne kadar yaralarsa yaralasın insanın yeniden sevebilme gücüne inanan bir şairdir.
Acısını sloganlaştırmadı.
Kimliğini vitrine koymadı.
Sevdayı küçümsemedi.
Şiiri iktidarın ya da herhangi bir düşüncenin emrine vermedi.
Kendi sözünü kurdu.
Bu nedenle Cemal Süreya’nın şiiri bugün de gençtir.
Çünkü gerçek şiir bazen zamanın içinden geçer ama zamana teslim olmaz.
Cemal Süreya’yı sevgisiyle, sözüyle, çelişkileriyle, sürgünün belleğinde bıraktığı izlerle ve Türkçeye kattığı benzersiz şiir dünyasıyla sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

-
2 Temmuz 1993
“Yani istesek de unutmak mümkün değildir 2 Temmuz 1993’ü. Ne var ki hiçbir ah, giden canlarımızı geri getirmiyor. Ağlama, gülme ama anla!..” 2 Temmuz 1993:…
-
12 MART 1971
12 Mart 1971 yalnızca hükümete verilmiş bir askerî muhtıra değildi. Seçilmiş siyasetin askerî vesayet altına alınması, parlamenter düzenin baskı altına sokulması, temel hak ve özgürlüklerin…
-
RUHİ SU
Ruhi Su’yu yalnızca güçlü sesiyle türkü söyleyen bir sanatçı olarak görmek eksik kalır. O, Anadolu’nun sözlü kültürünü çağdaş bir yorumla yeniden kuran; emeği, özgürlüğü, halkların…
-
DİYARBAKIR 5 NO’LU CEZAEVİ
Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında yalnızca bir tutukevi değil, ağır işkence, aşağılama, kimlik inkârı ve siyasi teslimiyet dayatmalarının sembolü haline…
-
ÂŞIK DAİMİ
Âşık Daimi’nin dünyasında insan merkezdeydi. Onun deyişlerinde Alevi-Bektaşi Yolunun özü, Hakk’a yöneliş, vicdan, sevgi, hoşgörü, birlik ve insanın kendini bilmesi cancana durur. ÂŞIK DAİMİ: SÖZÜN,…
-
Koçgiri 1920–1921
Koçgiri 1920–1921: Hafıza, Kimlik ve Direniş Koçgiri, yalnızca geçmişte yaşanmış bir çatışmanın adı değildir. Alevi-Kızılbaş ve Kürt toplumsal hafızasında; kimlik, inanç, özgürlük, yerinden edilme ve…
