Ugur Mumcu 01

Uğur Mumcu’yu yalnızca öldürülen bir gazeteci olarak hatırlamak eksik kalır. Onu asıl anlatan; belgeye dayanan gazeteciliği, hukuka bağlılığı, laiklik ve bağımsızlık konusundaki kararlı tutumu, devlet içindeki karanlık ilişkileri sorgulamaktan vazgeçmeyen aydın sorumluluğudur.

UĞUR MUMCU: GERÇEĞİN PEŞİNDE, KARANLIĞIN KARŞISINDA BİR AYDIN

Türkiye’nin yakın tarihinde gazetecilik denildiğinde adı ilk akla gelen isimlerden biri Uğur Mumcudur.

22 Ağustos 1942’de Kırşehir’de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Gençlik yıllarından itibaren hukuk, siyaset ve toplumsal meselelerle yakından ilgilendi.

Ancak onu Türkiye basın tarihinde ayrı bir yere taşıyan şey yalnızca iyi yazması değildi.

Araştırmasıydı.

Sorular sormasıydı.

Belgelerin peşinden gitmesiydi.

Bir olayın görünen yüzüyle yetinmeyip arkasındaki ekonomik, siyasal ve örgütsel ilişkileri araştırmasıydı.

Uğur Mumcu için gazetecilik, günlük olayları aktarmaktan çok daha fazlasıydı.

Gazetecilik, toplum adına hesap sormaktı.

Hukukçu kimliği gazeteciliğini biçimlendirdi

Uğur Mumcu hukuk eğitimi almıştı.

Bu nedenle yazılarında hukuk devleti, anayasa, yurttaş hakları ve devletin sınırları önemli bir yer tutuyordu.

Devletin güçlü olmasını değil, hukuka bağlı olmasını önemsiyordu.

Çünkü hukuk yoksa yurttaşın güvencesi de yoktur.

Bir insanın siyasi görüşü ne olursa olsun gözaltında işkence görmesine, yargısız cezalandırılmasına veya hukuk dışı uygulamalara maruz kalmasına karşıydı.

Onun dünyasında demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildi.

Bağımsız yargı…

Özgür basın…

Düşünce özgürlüğü…

Hesap verebilir devlet…

Ve yurttaşın hakları…

Demokrasinin ayrılmaz parçalarıydı.

12 Mart döneminde kendisi de baskıyı yaşadı

Uğur Mumcu’nun devlet ve özgürlük ilişkisine duyarlılığı yalnızca teorik değildi.

12 Mart 1971 askerî müdahalesinin ardından tutuklandı.

Yazıları nedeniyle yargılandı ve bir süre cezaevinde kaldı.

Askerliğini de zor koşullarda tamamladı.

Bu deneyimler onun devlet gücü karşısındaki hukuk hassasiyetini daha da güçlendirdi.

Bir hukukçu ve gazeteci olarak şu gerçeği yakından görmüştü:

Devlet hukukun dışına çıktığında, ilk kaybedilen şey yurttaşın güvenliğidir.

Cumhuriyetçi ve laik bir aydındı

Uğur Mumcu’nun düşünsel dünyasında Cumhuriyet ve laiklik merkezi bir yere sahipti.

Ancak laiklik anlayışı insanların inançlarına karşı olmak değildi.

O, inancın siyasal iktidar ve ekonomik güç oluşturmak amacıyla kullanılmasına karşıydı.

Tarikatların, cemaatlerin ve dini yapıların siyasetle, devletle ve sermayeyle kurduğu ilişkileri araştırıyordu.

Bu nedenle dini inancı değil, dinin siyasallaştırılmasını sorguladı.

Türkiye’de tarikat-siyaset-sermaye ilişkilerinin ilerleyen yıllarda ne kadar önemli bir tartışma başlığı haline geldiği düşünüldüğünde, Mumcu’nun bu konudaki araştırmalarının önemi daha iyi anlaşılır.

Bağımsızlık onun için temel bir meseleydi

Uğur Mumcu güçlü bir anti-emperyalist düşünceye sahipti.

Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve askerî bağımsızlığını önemsiyordu.

NATO ilişkilerini, uluslararası silah ticaretini, yabancı istihbarat örgütlerini ve Türkiye üzerindeki dış etkileri araştırıyordu.

Ancak bağımsızlık onun için yalnızca başka devletlerden bağımsız olmak anlamına gelmiyordu.

Ekonomik bağımlılık da önemliydi.

Bir ülke kendi ekonomik kararlarını özgürce veremiyorsa, dış borçlara ve uluslararası güç merkezlerine sürekli bağımlı hale geliyorsa siyasi bağımsızlığının da eksik kalacağını düşünüyordu.

Bu nedenle onun yazılarında bağımsızlık ile demokrasi birbirinden ayrılmaz.

Silah kaçakçılığı ve karanlık ağlar

Uğur Mumcu’nun araştırmacı gazeteciliğinin en önemli alanlarından biri silah kaçakçılığıydı.

1970’li yıllarda Türkiye büyük bir siyasal şiddet ortamı içerisindeydi.

Sokaklarda insanlar öldürülüyordu.

Sağ ve sol gruplar arasında çatışmalar yaşanıyordu.

Ama Mumcu başka bir soru soruyordu:

Bu silahlar nereden geliyor?

Kim getiriyor?

Kim finanse ediyor?

Hangi devletler ve istihbarat örgütleri işin içinde?

Kaçakçılık ağlarının siyasetle ilişkisi nedir?

Uğur Mumcu’nun gazetecilik anlayışını farklılaştıran tam da buydu.

Sadece tetiği çekene bakmıyordu.

Silahı o ele kimin verdiğini de araştırıyordu.

Mafya, siyaset ve devlet ilişkileri

Uğur Mumcu Türkiye’de mafya, siyaset, sermaye ve devlet ilişkilerini araştıran öncü gazetecilerden biri oldu.

Siyasal olayların görünen yüzünün arkasında başka güç ilişkilerinin bulunabileceğini düşünüyordu.

Kaçakçılık…

Silah ticareti…

İstihbarat örgütleri…

Mafya…

Siyasi çevreler…

Bunların zaman zaman birbirine dokunan ilişkilerini araştırdı.

Yıllar sonra Türkiye’de “derin devlet” diye tartışılacak birçok konuya daha erken dönemlerde dikkat çekti.

Bu nedenle onun gazeteciliği yalnızca haber üretmek değil, görünmeyen ilişkileri görünür hale getirmekti.

Sol düşünceye yakındı ama dogmatizme mesafeliydi

Uğur Mumcu sol, Cumhuriyetçi ve toplumcu bir aydındı.

Sosyal adaleti savundu.

Emekçilerin haklarını önemseyen bir dünya görüşüne sahipti.

Ekonomik eşitsizlikleri ve sermaye ilişkilerini eleştirdi.

Ancak sol çevrelerin yaptığı her şeyi de doğru kabul etmedi.

Şiddeti romantikleştiren anlayışları eleştirebildi.

Dogmatizme karşıydı.

Bir fikrin sol adına savunulmasının onu otomatik olarak doğru yapmayacağını düşünüyordu.

Bu açıdan Uğur Mumcu’nun aydın tavrının önemli bir yönü vardı:

Kendi mahallesini de sorgulayabiliyordu.

Bir aydının görevinin yalnızca karşıtlarını eleştirmek değil, kendi düşünce çevresindeki yanlışlarla da hesaplaşmak olduğuna inanıyordu.

Kürt meselesi ve silahlı örgütler üzerine araştırmaları

Uğur Mumcu’nun yaşamının son döneminde araştırdığı konular arasında Kürt meselesi, PKK’nın kuruluş süreci ve bölgesel bağlantılar da vardı.

Silahlı örgütlerin dış bağlantıları, devletlerle ilişkileri ve bölgedeki uluslararası güç dengeleri üzerine çalışıyordu.

Onun yaklaşımı yine aynıydı:

Bir olayın yalnızca görünen yüzünü kabul etmiyordu.

Kim destekliyor?

Kim silah sağlıyor?

Kim siyasi çıkar elde ediyor?

Hangi uluslararası ilişkiler devrede?

Bu soruları soruyordu.

Fakat onu yalnızca “güvenlikçi” bir gazeteci olarak tanımlamak da doğru değildir.

Asıl meselesi gerçeğin bütün bağlantılarıyla ortaya çıkarılmasıydı.

Araştırmacı gazeteciliğin simgesi

Uğur Mumcu masa başında yorum yapmakla yetinmeyen bir gazeteciydi.

Dosyalar topluyordu.

Mahkeme kararlarını inceliyordu.

Eski gazete arşivlerine bakıyordu.

Meclis tutanaklarını okuyordu.

İnsanlarla görüşüyordu.

Farklı olaylar arasındaki bağlantıları karşılaştırıyordu.

Bugün “araştırmacı gazetecilik” dediğimiz anlayışın Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden biri olmasının nedeni budur.

Onunla özdeşleşen düşüncelerden biri de:

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.”

Bu anlayış aslında gazeteciliğinin özetidir.

Önce bilgi.

Önce belge.

Önce araştırma.

Sonra yorum.

Kitapları da gazeteciliğinin devamıydı

Uğur Mumcu yalnızca gazete yazılarıyla değil, araştırma kitaplarıyla da Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihine önemli katkılar sundu.

Sakıncalı Piyade, kendi yaşadığı askerî ve siyasal baskıları anlatan önemli eserlerinden biridir.

Bunun yanında Rabıta, Papa-Mafya-Ağca, Silah Kaçakçılığı ve Terör, Kürt-İslam Ayaklanması 1919–1925 gibi çalışmaları, onun araştırdığı alanların genişliğini gösterir.

Din-siyaset ilişkilerinden uluslararası teröre…

Silah kaçakçılığından siyasal cinayetlere…

Kürt meselesinden devlet içindeki yapılara kadar birçok konuda yazdı.

24 Ocak 1993

24 Ocak 1993 sabahı, Ankara’daki evinden çıktı.

Otomobiline yerleştirilen bomba patladı.

Uğur Mumcu yaşamını yitirdi.

Henüz 50 yaşındaydı.

Türkiye büyük bir şok yaşadı.

Cenazesinde yüz binlerce insan sokaklara çıktı.

Çünkü öldürülen yalnızca bir köşe yazarı değildi.

Birçok insan açısından öldürülen;

soru sorma hakkıydı.

Araştırma hakkıydı.

Gazetecilikti.

Ve gerçeğin peşinden gitme cesaretiydi.

Cinayet neden hâlâ toplumsal hafızamızda?

Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili yıllar boyunca soruşturmalar, davalar ve farklı iddialar gündeme geldi.

Ancak cinayetin bütün bağlantılarının ve karar mekanizmasının toplumun zihnindeki soruları ortadan kaldıracak biçimde açıklığa kavuştuğunu söylemek güçtür.

Bu nedenle onun öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki karanlık siyasi cinayetlerden biri olarak hafızalarda yaşamaya devam ediyor.

Ve burada mesele yalnızca geçmiş değildir.

Bir ülkede gazeteci öldürülüyor ve arkasındaki bütün ilişkiler ortaya çıkarılamıyorsa, bu aynı zamanda hukuk devletinin meselesidir.

Uğur Mumcu’nun toplumsal duruşu

Onun duruşunu birkaç kelimeyle anlatmak gerekirse:

Hukuk.

Laiklik.

Bağımsızlık.

Sosyal adalet.

Araştırma.

Eleştirel düşünce.

Ve en önemlisi:

Gerçeğin peşinden gitmek.

Uğur Mumcu’ya göre gazetecinin görevi iktidarın hoşuna giden şeyleri yazmak değildi.

Muhalefetin hoşuna giden şeyleri yazmak da değildi.

Gazetecinin görevi gerçeği araştırmaktı.

Gerçek kimi rahatsız ederse etsin.

Neden hâlâ güncel?

Aradan onlarca yıl geçti.

Ama Uğur Mumcu’nun sorduğu soruların birçoğu hâlâ güncelliğini koruyor.

Tarikatların siyasetle ilişkisi nedir?

Devlet ne kadar şeffaf?

Gazeteciler özgürce araştırabiliyor mu?

Ekonomik güç ile siyaset arasındaki ilişkiler nasıl kuruluyor?

Silah ve uyuşturucu kaçakçılığı hangi ağlardan geçiyor?

İstihbarat örgütlerinin siyaset üzerindeki etkisi nedir?

Yargı ne kadar bağımsız?

Bir yurttaş doğru bilgiye nasıl ulaşacak?

Belki de bu yüzden Uğur Mumcu hâlâ okunuyor.

Çünkü onun gazeteciliği yalnızca yaşadığı döneme ait değildi.

Bir yöntem bıraktı.

Şüphe etmek.

Sormak.

Araştırmak.

Belgelemek.

Ve elde edilen bilgi ne kadar güçlü çevrelere dokunursa dokunsun yazmak.

Onu anmak ne demektir?

Uğur Mumcu’yu anmak yalnızca 24 Ocak’ta mezarına karanfil bırakmak değildir.

Onu anmak;

Gazetecinin özgürce soru sorabilmesini savunmaktır.

Hukukun üstünlüğünü savunmaktır.

Devletin şeffaf olmasını istemektir.

Tarikat-siyaset-sermaye ilişkilerini sorgulamaktır.

Gazetecilerin öldürülmediği, tutuklanmadığı ve tehdit edilmediği bir ülke istemektir.

Ve belki hepsinden önemlisi:

Bilgiye dayanmayan önyargılara teslim olmamaktır.

Uğur Mumcu, hayatı boyunca karanlığın içinde bağlantıları aradı.

Bir dosyanın diğer dosyayla…

Bir silahın başka bir ülkeyle…

Bir siyasetçinin bir sermaye çevresiyle…

Bir tarikatın bir devlet kurumu ile…

Bir cinayetin başka bir güç odağıyla ilişkisini araştırdı.

Çünkü biliyordu ki bazen gerçek, tek bir olayda değil; olaylar arasındaki görünmeyen bağda saklıdır.

Bu yüzden öldürülmesinin üzerinden yıllar geçse de adı unutulmuyor.

Çünkü gerçekleri araştıran insanlar öldürülebilir.

Ama sordukları sorular yaşamaya devam eder.

Uğur Mumcu’yu araştırmacı gazeteciliği, hukuk ve demokrasiye bağlılığı, laik ve bağımsızlıkçı duruşu ve gerçeğin peşinden giderken ödediği ağır bedelle sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

Ugur Mumcu

  • | |

    DÜZGÜN BABA

    DÜZGÜN BABA: DERSİM’İN DAĞINDA YAŞAYAN İNANÇ, HAFIZA VE YOL Düzgün Baba’yı yalnızca bir dağın adı ya da ziyaret edilen kutsal bir mekân olarak görmek eksik…

  • |

    TUNCEL KURTİZ

    Tuncel Kurtiz’i yalnızca “Ramiz Dayı” olarak anmak, onun sanatını ve düşünce dünyasını fazlasıyla daraltır. O, tiyatrodan sinemaya, sürgünden Anadolu’ya dönüşe uzanan yaşamında; özgürlükten, eşitlikten, halktan…

  • |

    Adile Naşit: Kahkahasının Ardında Bir Halkın Hafızası

    Adile Naşit yalnızca bir sinema oyuncusu değildi. Yeşilçam’da dayanışmanın, şefkatin ve mahalle kültürünün yüzü; televizyonda ise bir kuşağın “Masalcı Teyze”si oldu. Adile Naşit: Kahkahasının Ardında…

  • |

    NEŞET ERTAŞ

    Neşet Ertaş’ın türkülerinde yalnızca aşk ve ayrılık yoktur. Yoksulluk, gurbet, insan onuru, kadın sevgisi, eşitlik, incitmeme ve Anadolu insanının bütün çıplaklığıyla yaşadığı hayat vardır. Onun…

  • ORHAN KEMAL

    Orhan Kemal, yoksulluğu uzaktan seyrederek değil, onun içinde yaşayarak yazdı. Fabrikanın gürültüsünü, işçinin nasırlı ellerini, ırgatın güneş altında geçen gününü, işsizliği ve ekmek kavgasını edebiyatın…

  • |

    Pir Sultan Abdal’ı Anma Günleri

    “Pir Sultan’ın mirası yalnızca geçmişte kalmış bir ozanın mirası değildir. Onun sözü, farklı dönemlerde hak arayanların ve haksızlığa karşı ses yükseltenlerin diliyle yeniden buluşmuştur.” Pir…