12 Eyluel 1980 5

12 Eylül 1980 askerî darbesi yalnızca hükümetin devrilmesi ya da parlamentonun kapatılması değildi. Türkiye’nin siyasal, toplumsal, kültürel ve hukuki yapısını uzun yıllar boyunca etkileyen; yüz binlerce insanın hayatına doğrudan müdahale eden, işkence, idam, sürgün, yasak ve korku üzerinden toplumu yeniden biçimlendiren büyük bir kırılmaydı.

12 EYLÜL 1980: BİR DARBEDEN DAHA FAZLASI — TOPLUMSAL HAFIZA, BASKI VE YÜZLEŞME

12 Eylül 1980 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Millî Güvenlik Konseyi parlamentoyu feshetti, hükümeti görevden aldı, siyasi faaliyetleri durdurdu ve ülke genelinde askerî yönetim kurdu.

Darbe, 1970’lerin sonlarında artan siyasi şiddet, ekonomik kriz, sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler ve toplumsal kutuplaşmanın üzerine geldi. Ancak darbenin ortaya çıkardığı düzen, bu şiddetin yalnızca “sona erdirilmesi” olarak değerlendirilemez. 12 Eylül’ün kendisi de çok geniş çaplı bir baskı rejimi yarattı. TBMM tutanaklarında aktarılan verilere göre 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 230 bin kişi yaklaşık 210 bin davada yargılandı, 517 kişiye idam cezası verildi ve 50 kişi idam edildi. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Bir toplumun üzerine çöken korku

12 Eylül’ün en kalıcı etkilerinden biri korkuydu.

İnsanlar düşüncelerini söylemekten çekinmeye başladı.

Siyasi örgütler dağıtıldı.

Sendikalar susturuldu.

Dernekler kapatıldı.

Gazeteciler yargılandı.

Kitaplar toplatıldı.

Üniversiteler denetim altına alındı.

İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre on binlerce kişi işinden edildi, binlerce insan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve yüz binlerce yurttaş uzun gözaltı sürelerinde ağır işkenceye maruz kaldı. (İnsan Hakları Derneği – İHD)

Bu nedenle 12 Eylül yalnızca devlet kurumlarını değil, toplumun gündelik davranışlarını da değiştirdi.

Bir kuşağa:

“Konuşma.”

“Karışma.”

“Başına iş alma.”

duygusu yerleşti.

Bu sessizlik kültürü, darbenin en uzun ömürlü sonuçlarından biri oldu.

İşkence bir istisna değildi

12 Eylül döneminde işkence, tekil birkaç olaydan ibaret değildi.

Mamak…

Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi…

Metris…

Emniyet müdürlükleri…

Sıkıyönetim merkezleri…

Buralar binlerce insanın fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldığı mekânlara dönüştü.

TBMM ve insan hakları kaynaklarında 171 kişinin işkence sonucu öldüğünün belgelendiği aktarılıyor. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Ancak rakamların ötesinde başka bir gerçek var:

İşkence yalnızca bedene uygulanmaz.

İnsanın kişiliğini, hafızasını ve kendine güvenini de parçalar.

Bu nedenle 12 Eylül’ün etkisi, işkence gören kişilerin yaşamıyla sınırlı kalmadı.

Ailelerine…

Çocuklarına…

Ve sonraki kuşaklara kadar uzandı.

12 Eyluel 1980 5

İdamlar ve Erdal Eren

12 Eylül döneminin en ağır simgelerinden biri idamlardır.

Darbe sonrasında 50 kişi idam edildi. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Bunların içinde en çok hatırlanan isimlerden biri Erdal Erendir.

Eren’in yaşı, yargılama süreci ve idam kararı yıllardır hukuk ve insan hakları çevrelerinde tartışılmaktadır. TBMM’ye sunulan bir araştırma önergesinde de 12 Eylül döneminde idam edilenlerden birinin 18 yaşından küçük olduğu vurgulanmıştır. (TBMM CDN)

Erdal Eren’in idamı, 12 Eylül hafızasında yalnızca bir infaz değildir.

Devletin kendi yurttaşına karşı hukuk sınırlarını ne kadar zorlayabildiğinin sembollerinden biridir.

Sağcı da, solcu da baskı gördü — ama herkes aynı biçimde değil

12 Eylül yönetimi kendisini “tarafsız” göstermeye çalıştı.

Sağdan da soldan da insanları tutukladı.

Ancak darbenin toplumsal ve siyasal sonuçları eşit değildi.

Sol hareketler, sendikalar, işçi örgütleri, öğrenci hareketleri, Kürt siyasi çevreleri ve muhalif aydınlar çok ağır baskı gördü.

Aynı zamanda milliyetçi sağ çevrelerden de tutuklanan ve idam edilenler oldu.

Bu nedenle 12 Eylül’ü yalnızca “sağa karşı” veya “sola karşı” yapılmış bir darbe olarak açıklamak eksik kalır.

Daha doğru ifade şudur:

12 Eylül, örgütlü toplumu dağıtan ve siyasal alanı askerî disiplin altında yeniden kuran bir rejim yarattı.

İşçi hareketinin bastırılması

1970’lerin sonunda Türkiye’de güçlü bir işçi hareketi vardı.

Sendikalar büyüyordu.

Grevler yaygındı.

DİSK gibi konfederasyonlar önemli bir toplumsal güç haline gelmişti.

12 Eylül sonrasında sendikal faaliyetler ağır biçimde sınırlandırıldı; birçok demokratik kitle örgütü ve sendika kapatıldı veya faaliyetleri durduruldu. TBMM tutanaklarında bu durum açık biçimde darbenin sosyal ve siyasal hakları askıya alan yönlerinden biri olarak anlatılır. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Bu nedenle 12 Eylül yalnızca siyasi partileri değil, emeğin örgütlenme gücünü de hedef aldı.

Bundan sonra Türkiye’nin ekonomik düzeninde de büyük değişimler yaşandı.

Sendikaların zayıflaması, çalışma yaşamının yeniden yapılandırılması ve neoliberal ekonomik politikaların daha rahat uygulanması bu dönemin önemli sonuçları arasında değerlendirildi.

Kürtler ve Diyarbakır Cezaevi

12 Eylül’ün Kürt toplumu açısından etkisi çok daha ağır oldu.

Kürt kimliğinin ve Kürtçenin kamusal görünürlüğü zaten baskı altındaydı.

Darbe sonrasında bu baskı daha da sertleşti.

Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi, kimlik inkârının ve işkencenin sembollerinden biri haline geldi.

Kürtçe konuşmak yasaklandı.

Mahpuslara ağır fiziksel ve psikolojik baskılar uygulandı.

Bu dönemde yaşananlar, sonraki yıllardaki Kürt siyasi hareketinin gelişiminde ve radikalleşmesinde önemli bir tarihsel kırılma olarak değerlendirilir.

TBMM’deki bazı değerlendirmelerde de 12 Eylül’ün kurduğu tekçi ve otoriter yapının Kürt sorunundaki çatışmalı süreci derinleştirdiği vurgulanmıştır. (TBMM CDN)

Aleviler ve 12 Eylül

12 Eylül’ün Alevi toplumu üzerindeki etkisi yalnızca gözaltı ve tutuklamalarla sınırlı değildir.

Darbe öncesinde Maraş ve Çorum gibi katliamlar yaşanmıştı.

Aleviler özellikle sol hareketlerle güçlü ilişkileri nedeniyle hem siyasi hem de inançsal kimlikleri üzerinden hedef olabiliyordu.

İnsan Hakları Derneği’nin verilerinde darbe döneminde yurttaşların “komünist, Alevi, Kürt, dinci, şeriatçı” gibi kategorilerle fişlendiği aktarılır. (İnsan Hakları Derneği – İHD)

12 Eylül sonrasında ise devletin eğitim ve din politikaları başka bir yönde şekillendi.

Zorunlu din derslerinin eğitim sisteminde yer alması, Aleviler açısından sonraki on yıllarda büyük bir eşit yurttaşlık tartışmasına dönüştü. TBMM kayıtlarında darbe sonrası ortaöğretim müfredatına zorunlu din derslerinin konulduğu da belirtilmiştir.

Bu nedenle Alevi toplumsal hafızasında 12 Eylül yalnızca siyasi baskı olarak değil, aynı zamanda tekçi devlet anlayışının güçlenmesi olarak da hatırlanır.

12 Eyluel 1980 3

Üniversiteler ve YÖK

12 Eylül’ün kalıcı miraslarından biri de yükseköğretimin yeniden düzenlenmesidir.

Yükseköğretim Kurulu — YÖK darbe döneminde kuruldu.

Üniversite özerkliği ciddi biçimde sınırlandırıldı.

Akademisyenler görevlerinden uzaklaştırıldı.

Üniversiteler devletin merkezi denetimi altına alındı.

TBMM kayıtlarında da YÖK, 12 Eylül rejiminin kurumsal mirasının önemli örneklerinden biri olarak gösterilir. (TBMM CDN)

Böylece darbe yalnızca bugünün siyasetini kontrol etmekle kalmadı.

Gelecek kuşakların eğitim sistemini de yeniden şekillendirdi.

1982 Anayasası

12 Eylül’ün en kalıcı mirası kuşkusuz 1982 Anayasasıdır.

Darbe yönetimi tarafından hazırlatılan anayasa 1982’de referanduma sunuldu.

Bu anayasa yürütmeyi güçlendiren, devleti bireyin önüne koyan ve siyasi alanı sıkı biçimde kontrol eden bir anlayış üzerine kurulmuştu.

Darbecilerin kendilerini yargılamadan koruyan geçici 15. madde de bu anayasanın parçasıydı. (TBMM CDN)

Anayasa yıllar içinde birçok kez değiştirildi.

Ama 12 Eylül’ün kurduğu hukuk ve kurum düzeninin izleri uzun süre devam etti.

Bu nedenle “12 Eylül bitti” demek kolay değildir.

Askerî yönetim sona erdi.

Ama kurumlarının, yasalarının ve siyasal kültürünün bir bölümü yaşamaya devam etti.

Siyasi yasaklar ve sessiz toplum

Darbe bütün siyasi partileri kapattı.

Siyasetçilere yasaklar getirdi.

Parlamento işlevsiz hale getirildi.

Dernekler ve demokratik kitle örgütleri dağıtıldı.

23 binden fazla derneğin faaliyetinin durdurulduğu TBMM kaynaklarında yer alır. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Bunun yarattığı sonuç yalnızca örgütsel boşluk değildi.

Toplum siyaset yapmaktan uzaklaştırıldı.

Siyaset “tehlikeli” bir faaliyet gibi gösterildi.

Böylece 12 Eylül, yalnızca siyasi hareketleri yenmek istemedi.

Siyasi yurttaş fikrini de zayıflatmak istedi.

Basın ve kültür üzerindeki baskı

Gazeteciler yargılandı.

Kitaplar yasaklandı.

Filmler sakıncalı ilan edildi.

Yazarlar, sanatçılar ve akademisyenler baskı gördü.

TBMM verilerinde 937 filmin yasaklandığı ve yüzlerce gazeteci hakkında binlerce yıllık hapis cezalarının istendiği aktarılır. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Bu nedenle darbe kültürü yalnızca politik sloganları susturmadı.

Şiiri…

Sinemayı…

Tiyatroyu…

Müziği…

Ve düşünceyi de denetlemeye çalıştı.

Ama kültür tamamen susmadı.

Tam tersine, cezaevi şiirleri, sürgün edebiyatı, protest müzik ve politik sinema sonraki yıllarda 12 Eylül hafızasının en güçlü taşıyıcılarından oldu.

Sürgün ve göç

Darbe sonrasında on binlerce insan Türkiye’yi terk etti.

TBMM ve İHD kaynaklarında yaklaşık 30 bin kişinin siyasi mülteci olarak yurt dışına çıktığı belirtilir. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Avrupa’da özellikle Almanya, Fransa, İsveç, İsviçre ve Hollanda gibi ülkelerde yeni siyasi ve kültürel topluluklar oluştu.

Bu göç yalnızca insanların yer değiştirmesi değildi.

Türkiye’nin siyasal ve kültürel hafızasının önemli bir bölümü Avrupa’ya taşındı.

Alevi dernekleri…

Kürt kurumları…

Sol siyasi örgütlenmeler…

Kültür merkezleri…

Bu yeni diasporanın içinde güçlendi.

Bu nedenle 12 Eylül, Avrupa’daki Türkiye kökenli göçün tarihini de değiştirdi.

12 Eyluel 1980 2

12 Eylül’ün ekonomik yüzü

12 Eylül yalnızca siyasi bir rejim değişikliği değildi.

Ekonomik bir dönüşümü de hızlandırdı.

24 Ocak 1980 ekonomik kararlarıyla başlayan piyasa merkezli program, darbenin yarattığı sendikasızlaştırma ve siyasal baskı ortamında daha kolay uygulandı.

İşçi hareketinin zayıflatılması ve grevlerin sınırlandırılması, ekonomik politikanın önündeki toplumsal direnci azalttı.

Bu nedenle birçok araştırmacı 12 Eylül’ü Türkiye’de neoliberal ekonomik modelin yerleşmesindeki önemli kırılmalardan biri olarak değerlendirir.

Darbe öncesini de unutmamak gerekir

12 Eylül’ü anlatırken darbe öncesindeki şiddeti yok saymak da doğru değildir.

1970’lerin sonunda Türkiye ciddi bir kriz içindeydi.

Siyasi cinayetler yaşanıyordu.

Sağ ve sol örgütler arasında silahlı çatışmalar vardı.

Maraş ve Çorum gibi katliamlar meydana gelmişti.

Devlet kurumlarının otoritesi ciddi biçimde zayıflamıştı.

Toplumun geniş kesimleri günlük yaşamda güvenlik kaygısı duyuyordu.

Bu gerçekler anlatılmalıdır.

Ama şu ayrım da korunmalıdır:

Bir ülkede siyasi şiddet olması askerî darbenin hukuken ve demokratik olarak meşru olduğu anlamına gelmez.

Demokrasinin sorunu, demokrasiyi ortadan kaldırarak çözülemez.

12 Eylül’ün en büyük başarısı neydi?

Bunu “başarı” kelimesini olumlu anlamda kullanmadan sormak gerekir.

12 Eylül’ün belki de en kalıcı sonucu toplumun örgütlü gücünü parçalamak oldu.

Sendikalar zayıfladı.

Siyaset korkulan bir alana dönüştü.

Üniversiteler denetim altına alındı.

Gençlik örgütleri dağıtıldı.

İnsanlar bireyselleşti.

Toplum “birlikte değiştirme” duygusundan uzaklaştırıldı.

Bu nedenle darbenin etkisi yalnızca cezaevlerinde görülmez.

Bugün bile insanların “siyasete bulaşma” diye çocuklarına öğüt vermesinde 12 Eylül’ün gölgesi vardır.

Darbeciler yargılandı mı?

Uzun yıllar boyunca 1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesi darbecilerin yargılanmasının önünde engel oluşturdu.

2010 anayasa değişikliği sonrasında bu hukuki koruma kaldırıldı.

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında dava açıldı.

Ancak uzun yargılama süreci sonunda sanıkların hayatlarını kaybetmeleri nedeniyle dava düştü ve Yargıtay bu kararı onadı. İnsan Hakları Derneği, hakikat hakkı ve cezasızlık tartışmasının buna rağmen sona ermediğini belirtiyor. (İnsan Hakları Derneği – İHD)

Bu nedenle hukuken dosya kapanmış olsa bile toplumsal hafızada 12 Eylül hâlâ kapanmış değildir.

Yüzleşme neden gerekli?

Çünkü darbe yalnızca darbecilerden ibaret değildir.

Onu mümkün kılan siyasal koşullar…

Devlet kurumları…

İşkence mekanizmaları…

Yargı düzeni…

Medya…

Ve toplumdaki sessizlik…

Bütün bunların konuşulması gerekir.

Yüzleşme intikam değildir.

Hakikati bilmek demektir.

Mağdurun acısını kabul etmek demektir.

Bir daha aynı şey yaşanmasın diye kurumları demokratikleştirmek demektir.

Alevi bakışından 12 Eylül

Alevi toplumsal hafızası açısından 12 Eylül, eşit yurttaşlık meselesiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bir tarafta Maraş ve Çorum’un yarası henüz kapanmamıştı.

Diğer tarafta darbe yönetimi tekçi devlet anlayışını daha da güçlendirdi.

Alevilerin inanç kurumları resmî olarak tanınmadı.

Zorunlu din eğitimi yaygınlaştı.

İnançsal farklılıklar çoğu zaman görünmez tutuldu.

Bu nedenle 12 Eylül’le yüzleşmek yalnızca siyasi mahpusların yaşadıklarını hatırlamak değildir.

Devletin inançlara eşit mesafede olup olmadığını da sorgulamaktır.

Alevi Yolunun temel ölçüsü açıktır:

İnsan insandan üstün değildir.

Devlet de yurttaşın inancını belirleyemez.

Bir web sayfası nasıl kurulmalı?

12 Eylül için hazırlanacak sayfa basit bir tarih özeti olmamalıdır.

Bir toplumsal hafıza dosyası olmalıdır.

Sayfada şu başlıklar ayrı ayrı ele alınabilir:

  • 12 Eylül’e giden siyasi ortam
  • darbenin gerçekleşmesi
  • Millî Güvenlik Konseyi
  • gözaltılar ve işkenceler
  • idamlar
  • Erdal Eren
  • Mamak, Metris ve Diyarbakır cezaevleri
  • Kürtler ve kimlik politikaları
  • Aleviler ve zorunlu din eğitimi
  • işçi hareketi ve sendikalar
  • üniversiteler ve YÖK
  • basın, sanat ve sansür
  • sürgün ve Avrupa’ya göç
  • 1982 Anayasası
  • darbecilerin yargılanması
  • bugüne kalan hukuki ve toplumsal miras

Böyle bir sayfa yalnızca “12 Eylül’de ne oldu?” sorusuna cevap vermez.

“12 Eylül bugün hâlâ neden önemlidir?” sorusunu da sorar.

Bizim duruşumuz

Bizim için temel ölçü nettir.

Darbe, demokrasinin çözümü değildir.

İşkence hiçbir koşulda kabul edilemez.

Devlet yurttaşını fişleyemez.

İnsan düşüncesi nedeniyle idam edilemez.

Bir halkın dili yasaklanamaz.

Bir inancın kimliği görmezden gelinemez.

Üniversite korku altında çalışamaz.

Gazeteci yazdığı için susturulamaz.

Sendika örgütlendiği için kapatılamaz.

Ve hiçbir toplum düzeni insanın onurundan daha değerli değildir.

Bizim talebimiz:

Hakikat.

Adalet.

Demokrasi.

Eşit yurttaşlık.

İfade özgürlüğü.

İnsan onuru.

12 Eyluel 1980 1

12 Eylül’ü unutmak neden tehlikelidir?

Çünkü darbeler gökten düşmez.

Toplum kutuplaştığında…

Şiddet normalleştiğinde…

Demokratik kurumlara güven yok olduğunda…

Hukuk zayıfladığında…

Ve insanlar “birileri gelip düzeni sağlasın” demeye başladığında…

Darbeler kendilerine alan bulur.

Bu nedenle 12 Eylül’ü hatırlamak yalnızca geçmişte yaşanan acıları anmak değildir.

Demokrasiyi bugünden korumaktır.

Bir daha hiçbir generalin siyaseti tankla belirleyememesi için…

Bir daha hiçbir gencin işkence odasında kaybolmaması için…

Bir daha hiçbir anne cezaevi kapısında çocuğunu beklemek zorunda kalmaması için…

Bir daha hiçbir insan düşüncesi nedeniyle darağacına gönderilmemesi için…

12 EYLÜL’Ü UNUTMADIK — UNUTTURMAYACAĞIZ.

Ama hafızamız kin için değil.

Bir daha yaşanmaması için.

Çünkü toplumsal hafıza ancak hakikati koruduğunda geleceğe ışık olur.


  • UĞUR MUMCU

    Uğur Mumcu’yu yalnızca öldürülen bir gazeteci olarak hatırlamak eksik kalır. Onu asıl anlatan; belgeye dayanan gazeteciliği, hukuka bağlılığı, laiklik ve bağımsızlık konusundaki kararlı tutumu, devlet…

  • NÂZIM HİKMET

    Nâzım Hikmet’in kavgası yalnızca şiirin sınırlarını değiştirmek değildi. O; emeğin sömürülmediği, halkların birbirine düşman edilmediği, düşüncenin suç sayılmadığı ve insanın insanca yaşayabildiği bir dünyanın mümkün…

  • 1 Mayıs

    1 Mayıs; emeğiyle yaşamı var edenlerin, sömürüye karşı hakkını, eşitsizliğe karşı adaleti ve yalnızlığa karşı dayanışmayı büyüttüğü ortak mücadele günüdür. 1 Mayıs: Emeğin, Dayanışmanın ve…

  • | |

    DÜZGÜN BABA

    DÜZGÜN BABA: DERSİM’İN DAĞINDA YAŞAYAN İNANÇ, HAFIZA VE YOL Düzgün Baba’yı yalnızca bir dağın adı ya da ziyaret edilen kutsal bir mekân olarak görmek eksik…

  • |

    Ahmet Telli

    Ahmet Telli (1946–2026), toplumcu şiirin önemli temsilcilerinden biri olarak hüzün, sevda, direniş ve özgürlük arayışını aynı şiir dünyasında buluşturdu. 12 Eylül döneminde yaşadığı baskılara rağmen edebiyattan kopmadı. *Hüznün İsyan Olur*, *Su Çürüdü* ve *Çocuksun Sen* gibi eserleriyle Türkiye’nin toplumsal hafızasında kalıcı izler bıraktı. DDP72, şairi yaşamı, mücadelesi ve edebi mirasıyla saygıyla anıyor.

  • YAŞAR KEMAL

    Yaşar Kemal’in edebiyatında toprak yalnızca üzerinde yaşanan bir yer değildir; emekçinin alın teridir, yoksulun ekmeğidir, doğanın belleğidir. Onun insanı ise zulüm karşısında susmayan, düştüğü yerden…