Ormanın Kalbine Düşen Ateş

Ortaca: Ormanın Kalbine Düşen Ateş

Bazı acılar yalnızca yaşandıkları günü yaralamaz; bir toplumun belleğinde kuşaktan kuşağa taşınır. Ortaca’yı hatırlamak, acıyı büyütmek için değil, aynı acının yeniden yaşanmaması için hafızayı diri tutmaktır.

✍️ Türkan Doğan

Tahtacıların yaşamında orman yalnızca ağaçların yan yana durduğu bir coğrafya değildir.

Orman emektir.

Geçimdir.

Nefestir.

Hafızadır.

İnsanla doğa arasında kuşaklar boyunca kurulmuş bir bağdır.

Dağın rüzgârı, ağacın gölgesi, suyun sesi ve toprağın bereketi gündelik hayatın olduğu kadar kültürel dünyanın da parçalarıdır.

Bu nedenle Tahtacı Alevilerinin hikâyesini anlatırken yalnızca insanlardan değil, onların yaşadığı coğrafyadan da söz etmek gerekir.

Çünkü bazen bir toplumun hafızası yalnızca insanların anlattıklarında değil, üzerinde yaşadığı toprağın sessizliğinde de saklıdır.

Ortaca’nın hikâyesi böyle bir hafızanın içerisinde duruyor.

Tahtacıların Ormanla Kurduğu Yaşam

Tahtacı topluluklarının tarihsel yaşamında orman işçiliği önemli bir yere sahiptir.

Ağaçla, dağla ve ormanla kurulan ilişki yalnızca ekonomik değildir.

Doğayla iç içe yaşamanın oluşturduğu kültür, zaman içerisinde inançsal ve toplumsal değerlerle de harmanlanmıştır.

İnsan doğanın efendisi değil, onun içerisindeki canlardan biridir.

Bu düşünce bugün ekoloji üzerine yürütülen tartışmalar açısından da anlamlıdır.

Doğayı yalnızca kullanılacak bir kaynak olarak görmek ile ona yaşamın ortak alanı olarak bakmak arasında büyük bir fark vardır.

Tahtacıların belleğinde ağaç, emek ile inanç arasında kurulan bu ilişkinin güçlü simgelerinden biridir.

1966: Ortaca’nın Hafızasında Kalan Günler

1966 yılının Haziran ayında Muğla’nın Ortaca ve çevresinde yaşanan olaylar, bölgede yaşayan Alevi Tahtacı topluluklarının hafızasında ağır bir iz bıraktı.

Gerilim kısa sürede toplumsal şiddete dönüştü.

İnsanlar inançları ve kimlikleri nedeniyle korku yaşadı; evler, işyerleri ve gündelik yaşamın güven duygusu zarar gördü.

Dönemin basınında yaşananlar farklı ifadelerle aktarıldı.

Aradan geçen yıllara rağmen olayların bütün ayrıntıları konusunda farklı anlatımlar bulunmaktadır.

Ancak değişmeyen gerçek şudur:

İnsanların birbirini inancı veya kimliği üzerinden tehdit olarak görmeye başlaması, bir toplumun ortak yaşamını derinden yaralar.

Ortaca’nın hafızası bu nedenle yalnızca geçmişe ait değildir.

Bugüne de soru sorar.

Nefret Bir Günde Oluşmaz

Toplumsal şiddet çoğu zaman bir sabah aniden ortaya çıkmaz.

Öncesinde söz vardır.

Söylenti vardır.

Önyargı vardır.

İnsanların birbirine yabancılaştırılması vardır.

Bir topluluğun sürekli olarak farklı, tehlikeli veya değersiz gösterilmesi zaman içerisinde komşular arasındaki güveni zedeler.

İşte bu nedenle kullanılan dil önemlidir.

Bir toplumu küçümseyen söz yalnızca söz olarak kalmayabilir.

Tekrarlanan önyargı zamanla normalleşebilir.

Normalleşen önyargı ise uygun koşullarda ayrımcılığa ve şiddete dönüşebilir.

Ortaca’dan çıkarılması gereken derslerden biri tam da budur:

Barışı korumak, yalnızca şiddet başladığında müdahale etmek değildir; şiddeti hazırlayan dili de sorgulamaktır.

Komşuyu Komşuya Yabancılaştırmamak

Aynı topraklarda yaşayan insanların farklı inançlara sahip olması sorun değildir.

Sorun, farklılığın düşmanlık gerekçesine dönüştürülmesidir.

Alevi olabiliriz.

Sünni olabiliriz.

Başka bir inanca sahip olabilir veya hiçbir inanca bağlı olmayabiliriz.

Bunların hiçbiri insanların birlikte yaşamasına engel değildir.

Bir toplumun gerçek gücü, herkesin aynı olmasında değil; farklı insanların kendilerini güvende hissedebildiği bir ortak yaşam kurabilmesindedir.

Bu nedenle Ortaca’nın hafızasını bugüne taşırken hiçbir toplumu bütünüyle suçlayan veya geçmişte yaşananları yeni bir ayrışmanın gerekçesine dönüştüren bir dil kullanmamalıyız.

Geçmişteki haksızlıkları açıkça konuşmak ile bugünün insanlarını topluca suçlamak aynı şey değildir.

Yüzleşme, yeni düşmanlıklar üretmeden de mümkündür.

Acıyı Kin Değil Hafıza Yapmak

Toplumsal hafızanın en zor meselelerinden biri şudur:

Acıyı nasıl hatırlayacağız?

Unutursak haksızlık görünmez olur.

Fakat yalnızca öfkeyle hatırlarsak acı yeni kuşaklara başka bir yük olarak aktarılabilir.

Bu nedenle hafızanın amacı intikam değil, bilinç olmalıdır.

Ortaca’yı hatırlamak;

Alevi toplumunun yaşadığı korkuyu küçümsememek,

yaşanan haksızlıkların üzerini örtmemek,

ötekileştirmenin nasıl büyüyebildiğini anlamak

ve aynı ortamın yeniden oluşmasına izin vermemek demektir.

Geçmiş bize yalnızca kimlerin acı çektiğini değil, gelecekte nasıl bir toplum kurmamamız gerektiğini de öğretir.

Kadınların Hafızası

Toplumsal şiddetin kadınlar üzerindeki etkisi çoğu zaman genel tarih anlatılarının içerisinde yeterince görünmez.

Oysa korkuyu, göçü, ailelerin dağılmasını, çocukların korunmasını ve gündelik hayatın yeniden kurulmasını çoğu zaman kadınların hafızasında daha ayrıntılı görmek mümkündür.

Bir toplumun tarihini yalnızca resmî belgelerden veya siyasi aktörlerden okumak bu nedenle yeterli değildir.

Anaların anlattıkları,

evlerde taşınan hatıralar,

ağıtlar,

sessizlikler,

ve kuşaktan kuşağa aktarılan küçük hikâyeler de tarihin parçasıdır.

Alevi toplumsal hafızasının korunmasında kadınların taşıdığı söz bu nedenle ayrıca değerlidir.

Orman da Hafızanın Bir Parçasıdır

Ortaca’nın hikâyesini Tahtacıların doğayla kurduğu ilişkiden koparmamak gerekir.

Bir toplumun yaşadığı coğrafya onun belleğinin de bir parçasıdır.

Ağaçların arasında geçirilen çocukluk,

orman işçiliği,

dağın yolları,

su kaynakları,

hayvanlar,

mevsimler…

Bütün bunlar kültürel hafızayı oluşturur.

Bugün ormanların yok edilmesi, yangınlar, iklim krizi ve doğanın ekonomik çıkar uğruna sınırsızca tüketilmesi üzerine konuşurken Tahtacı kültürünün doğayla kurduğu ilişki bize başka bir bakış da sunabilir:

İnsan, doğadan ayrı değildir.

Doğaya verilen zarar sonunda insana döner.

Bu düşünce yalnızca Alevilere ait değildir.

Dünyanın birçok yerli ve kadim kültüründe benzer bir yaşam bilgeliği bulunmaktadır.

Farklı kültürlerin doğayla kurduğu bu deneyimlerden öğrenmek, günümüz dünyasının ortak sorumluluklarından biridir.

Ortaca’dan Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a

Alevi toplumsal hafızasında Ortaca tek başına duran bir olay değildir.

Sonraki yıllarda Maraş, Çorum ve Sivas gibi farklı tarihsel kırılmalar da bu belleğin parçaları hâline geldi.

Ancak bu olayları yalnızca birbirine eklenmiş bir acılar listesine dönüştürmek yeterli değildir.

Her birini kendi tarihsel koşulları içerisinde anlamaya çalışmak gerekir.

Kimler hedef gösterildi?

Hangi dil kullanıldı?

Kurumlar nasıl davrandı?

Toplum neden zamanında müdahale edemedi?

Ve en önemlisi:

Aynı süreçlerin yeniden yaşanmaması için bugün ne yapıyoruz?

Toplumsal hafızanın değeri bu soruları sorabildiğimiz ölçüde ortaya çıkar.

Bir Toplumun Barışı Farklılıklarına Gösterdiği Saygı Kadar Güçlüdür

Birlikte yaşam yalnızca insanların aynı sokakta bulunması değildir.

Birbirinin varlığına rıza göstermektir.

Birinin inancını diğerinin tehdidi olarak görmemektir.

Bir insanın kendi kimliğini yaşayabilmesi için başkasının kimliğinden vazgeçmesini istememektir.

Bugünün dünyasında farklı topluluklar her zamankinden daha fazla aynı şehirlerde, aynı işyerlerinde ve aynı okullarda yan yana yaşıyor.

Bu nedenle barış, soyut bir ideal değil, gündelik hayatın zorunluluğudur.

Alevilerin kendi inançlarını özgürce yaşayabilme talebi ne kadar meşruysa, başka toplumların da kendi inançlarını ve kültürlerini özgürce yaşama hakkı o kadar değerlidir.

Hak yalnızca bize ait olduğunda hak değildir.

Hak, herkes için olduğunda anlam kazanır.

Hafızanın Görevi Geleceği Korumaktır

Ortaca’nın çamları bugün de rüzgârla konuşuyor olabilir.

Fakat onların bize anlattığı şey yalnızca geçmiş değildir.

Bir uyarıdır.

İnsanları birbirine yabancılaştırmayın.

İnancı düşmanlık gerekçesine dönüştürmeyin.

Söylentinin hakikatin yerini almasına izin vermeyin.

Bir toplumun acısını küçümsemeyin.

Fakat geçmişin acısını bugünün insanlarına karşı yeni bir nefret üretmek için de kullanmayın.

Çünkü hafızanın gerçek görevi geçmişte kalmak değil, geleceği korumaktır.

Ortaca’yı unutmayacağız.

Ancak onu yalnızca yaranın adı olarak değil, birlikte yaşamanın ne kadar değerli ve ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatan bir toplumsal ders olarak taşıyacağız.

Acıyı kinle değil, bilinçle aktaracağız.

Doğayı yalnızca kaynak değil, yaşam olarak göreceğiz.

Farklılıklarımızı düşmanlığın değil, ortak yaşamın parçası yapacağız.

Ve geçmişin karanlığından geleceğin ışığına bakarken aynı sözü yeniden hatırlayacağız:

Bir toplumun barışı, farklılıklarına gösterdiği saygı kadar güçlüdür.

✍️ Türkan Doğan

27.09.2026

Kaynak ve Yayın Bilgisi


Özgün Yazar: Türkan Doğan
Özgün Yazı: Ortaca: Ormanın Kalbine Düşen Ateş
İlk Yayın Tarihi: 18 Haziran 2026
İlk Yayın / Kaynak: Alevi Haber Ağı (AHA)
Kaynak Site: alevihaberagi.org
DDP72 Yayını: Dijital Dergi Platformu
Editoryal Düzenleme: DDP72 – Dijital Dergi Platformu

AHA Logo

Bu çalışma, Türkan Doğan’ın Alevi Haber Ağı’nda yayımlanan özgün yazısının düşünsel bütünlüğü korunarak Dijital Dergi Platformu (DDP72) yayın formatına göre editoryal olarak düzenlenmiştir.

Editoryal Not

1966 Ortaca olaylarına ilişkin tarihsel kaynaklarda olayların kapsamı, can kayıpları ve bazı ayrıntılar konusunda farklı anlatımlar bulunmaktadır. DDP72, toplumsal hafızayı korurken tarihsel bilgilerin kaynaklarla birlikte değerlendirilmesini esas alır.