Makineler Calisirken Insan Nasil Yasayacak 1 12

Bir gün daha az çalışarak yaşayabileceksek, bu imkân yalnız birkaç kişinin ayrıcalığı mı olacak? İnsanı merkeze alan bir gelecek, geçim güvencesiyle birlikte üretilen zenginlikte payı ve ortak kararlarda söz hakkını da düşünmeyi gerektirir.

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Makalenin sesli podcast’i

Makineler Çalışırken İnsan Nasıl Yaşayacak?

Makineler Çalışırken İnsan Nasıl Yaşayacak?
Yapay Zekâ, Mülkiyet, Yönetim ve Ortak Gelecek
Açılış | 1/12

Üretim Sürüyor, Peki Hayat?

Bir düşünce örneğiyle başlayalım.

Bir işletme yeni makineler alıyor. Dün daha fazla insanın yaptığı iş, bugün daha az insan emeğiyle tamamlanabiliyor. Üretim artıyor, bazı işler kolaylaşıyor.

İşletmenin sahibi bu değişimi verimlilik olarak anlatıyor. Çalışanlardan biri daha az yorulacağını düşünüyor. Bir diğeri ise şu soruyu soruyor:

“Benim yaptığım işe ihtiyaç azalırsa, benim hayatım ne olacak?”

Çocuğunun okul gideri azalmadı. Kirası ortadan kalkmadı. Sağlıklı yaşama, öğrenme ve toplumun içinde saygın bir yer edinme ihtiyacı sürüyor.

Bu örnekteki sonucu baştan belirlemeyelim. Yeni işler açılabilir, çalışma süresi kısalabilir veya bazı insanlar işini kaybedebilir. Aynı teknik imkân, farklı kararlarla farklı hayatlara dokunabilir.

O nedenle bu dizinin ilk sorusu yalnız makinelerin ne kadar gelişeceği değildir:

Makinelerin sağladığı imkân, insanların hayatına nasıl yansıyacak?

İşi Azalan İnsan, Değeri Azalan İnsan Değildir

İnsanı yalnız yaptığı işle tanımlamaya alışkınız. Tanışırken mesleğini soruyor, kazancını merak ediyor, toplumdaki yerini çoğu zaman buradan anlamaya çalışıyoruz.

Fakat bir mesleğe duyulan ihtiyacın değişmesi, o mesleği yapan insanın değerini azaltmaz.

Bir insanın barınma, beslenme, öğrenme ve söz sahibi olma hakkını, piyasada kendisine ne kadar iş bulunduğuna bağlayabilir miyiz?

Bu soruya vereceğimiz cevap, geleceğe nasıl baktığımızı da belirler.

İnsanı yalnız maliyet hesabının içinde görürsek, emeğine ihtiyaç azaldığında kendisini de bir yük gibi değerlendirmeye başlayabiliriz. Oysa sorgulanması gereken, insanın varlığı değil; ihtiyaçlarını karşılama ve ortak zenginliği paylaşma biçimimizdir.

Bir üretim düzeni insan emeğine daha az ihtiyaç duyabilir. İnsanların haklarına daha az ihtiyaç duyan bir toplum düşüncesini kabul etmek zorunda değiliz.

Bugünkü Değişim, Bütün Geleceğin Kanıtı Değildir

Yapay zekâ üzerine konuşurken iki uç arasında gidip geliyoruz. Bir yanda bütün sorunların çözüleceği söyleniyor. Diğer yanda insanın yakında hiçbir işe yaramayacağı ileri sürülüyor.

İkisi de araştırılması gereken soruları, hazır cevaplarla kapatabilir.

ILO ile NASK’ın 2025 tarihli çalışması, dünyadaki istihdamın yaklaşık dörtte birinin üretken yapay zekâya potansiyel olarak maruz kalan mesleklerde bulunduğunu belirtiyor. Bu oran gerçekleşmiş iş kaybı değildir. Araştırma, işlerin bütünüyle ortadan kalkmasından çok görevlerin dönüşmesini daha olası görüyor. ILO–NASK araştırması

Üstelik bu çalışma üretken yapay zekâya ilişkindir; bütün fiziksel otomasyonun toplam etkisini ölçmez.

Dolayısıyla bir yazılımın belirli görevlerde başarılı olmasından, bütün üretimin yakında insansız sürdürülebileceği sonucunu çıkaramayız. Güvenilirlik, maliyet, bakım, enerji ve çalışma ortamı ayrıca değerlendirilmelidir.

Ancak belirsizlik, düşünmeyi ertelemenin gerekçesi de değildir. Bugünkü olguyu, araştırma aşamasındaki imkânı ve geleceğe ilişkin varsayımı ayırarak ilerleyebiliriz.

Robot Kimin, Kazanç Kimin?

Başlangıçtaki işletmeye dönelim.

Üretim için gereken emek azaldıysa, kazanılan zaman ve gelir nasıl paylaşılacak?

Çalışanların süresi kısaltılabilir. Ürün daha erişilebilir hâle gelebilir. Yeni alanlara yatırım yapılabilir. Kazanç, yalnız mülkiyeti elinde tutanlarda da kalabilir.

Bunların hiçbiri makinenin teknik özelliğinden kendiliğinden çıkmaz.

Makineyi kimin aldığı, işletmenin nasıl yönetildiği, çalışanların hangi haklara sahip olduğu ve kamu kurallarının nasıl işlediği önemlidir.

Bu yüzden adil bir gelecek tartışmasını yalnız “İşi olmayana ne kadar yardım yapılacak?” sorusuna sıkıştıramayız. Üretimin sahipliğine ve kazancına kimler katılabilecek? sorusunu da sormalıyız.

Çalışan ortaklığı, kooperatifler, kamusal pay ve başka modeller bu açıdan araştırılabilir. Bir modelin adını koymak adaleti sağlamaz; kimin yararlandığına, kimin karar verdiğine ve hesabın nasıl sorulduğuna bakmalıyız.

İnsanın İmzası, İnsanın Yönetimi midir?

Bir sistem karar öneriyor. İnsan da ekrandaki onay düğmesine basıyor.

Bu görüntüde insan süreçtedir. Peki gerçekten ne kadar söz sahibidir?

Önerinin nedenini öğrenebiliyor mu? Yanlış gördüğünde durdurabiliyor mu? İncelemek için zamanı var mı? İtiraz ettiğinde cezalandırılmadan başka bir yol önerebiliyor mu?

Bu koşullar yoksa insanın imzası, karar yetkisinin kendisinde olduğunu göstermeyebilir.

DDP72’deki “Bilgi Herkese Açılırken Güç Kimde Toplanıyor?” yazısında kullanabilmekle kuralları belirleyebilmek arasındaki farkı ele almıştık. Geleceğin üretim düzeninde de benzer bir ayrım var.

Bir sistemden yararlanmak, onun işleyişini değiştirebilecek yetkiye sahip olmakla aynı değildir.

İnsanı merkeze almak istiyorsak, yalnız hizmet alan kişiyi değil; kararları anlayabilen, tartışabilen ve değiştirebilen insanı da düşünmeliyiz.

Devletler Bu Geleceğin Neresinde?

Teknoloji, ülkelerin mevcut imkânlarından bağımsız gelişmiyor.

Dünya Bankası’nın 2025 raporu; enerji ve dijital bağlantıyı, hesaplama altyapısını, veriyi ve becerileri yapay zekâdan yararlanmanın temel koşulları arasında sayıyor. Bu altyapılara sahip olmakla yalnız bir uygulamayı kullanabilmek farklı konumlardır. Dünya Bankası — Yapay zekânın temelleri

Türkiye için de soruyu buradan kurmalıyız. Teknolojinin hangi kısmını geliştirebiliyoruz? Hangi hizmetlerde dışarıya bağımlıyız? Üretilen kazancın ne kadarı toplumun eğitimine, sağlığına ve ortak yaşamına dönebiliyor?

Devleti de tek bir iyi niyetin adı gibi düşünemeyiz. Kamu gücünün nasıl kullanıldığı, kaynakların kime yöneldiği ve kararların nasıl denetlendiği belirleyicidir.

Bir teknolojinin kamunun elinde bulunması, yönetiminin kendiliğinden katılımcı olduğunu göstermez. Özel mülkiyet altında bulunması da bütün uygulamaların aynı sonuçları doğuracağı anlamına gelmez. Her durumda haklara, gerçek ilişkilere ve hesap verebilirliğe bakmalıyız.

Geçim Güvencesi Hayatın Bütününü Karşılar mı?

İhtiyaçlarımızın önemli bölümünün karşılandığı bir gelecek düşünelim.

Bu, birçok insan için büyük bir rahatlama olabilir. Geçim kaygısının azalması; öğrenmeye, dinlenmeye, çocuklara, yaşlılara, sanata ve ortak çalışmalara zaman açabilir.

Fakat geçim güvencesinin yanında özgürlük sorusu da kalır.

Ne öğrenebileceğimize, nerede yaşayabileceğimize ve hangi karara itiraz edebileceğimize başkaları tek taraflı karar veriyorsa, ihtiyaçların karşılanması tek başına eşit yurttaşlık sağlamaz.

Öte yandan herkesin aynı yaşamı seçmesini de bekleyemeyiz. Bir insan bilimsel araştırmaya, bir başkası toprağa, müziğe veya topluluk çalışmalarına yönelebilir. İnsanların değerini bu kez de “Boş zamanını yeterince üretken kullanıyor mu?” sınavına bağlamayalım.

Yaşama hakkı, sürekli kendisini ekonomik faydayla kanıtlama zorunluluğu olmamalıdır.

Sinema Hangi Soruyu Önümüze Getiriyor?

WALL·E filminde insanların yaşamı büyük ölçüde otomatik sistemler içinde sürer. Geminin kaptanının otomatik pilotla ilişkisi, rutin bir onayın ötesine geçip yön belirleme sorusuna dönüşür. Filmdeki konforlu yaşam da insan ilişkilerini ve katılımı tartışmaya açar. Pixar — WALL·E

Bu kurgu, geleceğin böyle olacağının kanıtı değildir. Ancak bize bir düşünce sorusu verir:

Hayatımız kolaylaşırken, kendi hayatımıza yön verme yeteneğimiz de güçleniyor mu?

Bu dizide film örneklerini böyle kullanacağız. Korkuyu veya umudu hazır bir sonuca dönüştürmek için değil, farklı ihtimalleri daha açık düşünebilmek için.

On İki Bölüm Boyunca Neyi Arayacağız?

Önce bugünün teknik imkânlarını inceleyeceğiz. Ardından işlerin dönüşmesini, geliri ve temel hizmetleri tartışacağız. Mülkiyetle yönetimi ayrı ayrı ele alacak; şirketlerin ve devletlerin gücüne, Türkiye’nin konumuna bakacağız.

Eşit haklara rağmen eşitsiz kalan imkânları sorgulayacağız. Geçinmenin ötesinde insanın nasıl bir hayat kurabileceğini düşüneceğiz. Doğanın, enerjinin ve maddi kaynakların sınırlarını unutmadan bilim ve uzaya açılan ufukları da değerlendireceğiz.

Kapanışta sorularımızı bir araya getireceğiz: Daha fazla üretim, hangi koşullarda daha özgür ve adil bir yaşama dönüşebilir?

Bugünden bütün cevapları bildiğimizi söylemiyoruz. Fakat tartışmanın ölçüsünü baştan açık tutuyoruz:

İnsan, geleceğin düzenine sığdırılacak bir fazlalık değildir. Geleceğin düzeni, insanın onurunu, haklarını ve ortak yaşamını gözeterek kurulmalıdır.

Bir Sonraki Bölüm | 2/12

Bugünün Tekniği, Yarının Vaadi: Gerçekte Neler Yapılabiliyor?

Yapay zekânın ve robotların gösterilmiş becerileriyle gelecek vaatlerini ayırarak başlayacağız. Bir görevi yapabilmekle, o işi güvenilir ve yaygın biçimde üstlenebilmek arasındaki farkı sorgulayacağız.

Yol bir, sürek binbir.

Àşk ile…

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Hazırlanma tarihi: Kasım 2026